ahmet ağabey’e açık mektup veya nükteli birkaç satır

aşağıdaki açık mektup, kıymetli ahmet doğan ilbey’e hitaben, habervaktim sitesindeki 21 ağustos 2017 tarihli yazısına istinaden yazılmıştır. ahmet ağabeyin yazısı,  kendisinin de dâhil olduğu bir grup dostuma gönderdiğim bir fotoğraf üzerine kaleme alınmıştır. fotoğraf, ismail hakkı uzunçarşılı ile enver ziya karal’ın müştereken yazdıkları osmanlı tarihi’nin 5. cildinde altını çizdiğim satırları ihtiva ediyordu. fotoğrafı e-posta yoluyla “sizin osmanlınız” serlevhasıyla göndermiştim. ahmet ağabey de bu fotoğraf üzerine “osmanlı’da askerlik meselesi” serlevhalı bir yazı kaleme almıştır. fotoğraf hemen aşağıda.

muhterem ağabeyim,

“sizin Osmanlınız” serlevhasıyla zât-ı âlinize ve dükkâncı dostlar mehmed yaşar, murat yücel, hasan ejderha, fazlı bayram ve ferhat ağca’ya bir zarf atma cüretinde bulundum. ne bahtiyarlık ki herhangi bir kıymete haiz olmayan zarfım, sizin bakışınızla kıymetlenmiş ve meydana güzel bir yazı çıkmış: “osmanlı’da askerlik meselesi”

fakir-i hakirin maksadı, bu yazının meselesini mevzuu etmek değil. siz gayet isabetli ve mutedil bir şekilde meseleyi ele almışsınız, bendenizin bunlara ilave edecek bir şeyim olsa dahi bunlar teknik seviyede meseleler olacaktır ki bahse değmez.

ifade etmem gerek ki yazının baş tarafında bendenizi “ideolojik/modernist bakış”la tavsif etmeniz, hakkımda “mevzuyu bağlamından koparmak” ithamında bulunmanız, bana “Osmanlı’ya böylesine reddiyeci” diye tenkitte bulunmanızdan ötürü sevindim. aleyhimde yazdıklarınızdan ötürü size teşekkürlerimi beyân etmeme müsaade edin lütfen. keşke bu tenkitlerinizi daha da ileri götürseydiniz, fakat böylesi de hayli gıdalı ve fikirli, tekrar tekrar şükranlarımı arz ederim.

yazının netice kısmında ise fakiri, anakronizm ve vigizm hatalarına düşmekten sakındıran bir tavsiyede bulunuyorsunuz; mâziyi kendi şartları içinde değerlendirmenin zaruretine haklı olarak işaret etmişsiniz. bendenizin ve benzerlerimin hamlık ve cüretkârlığı karşısında bizi mahcup eden tevazuunuzla şöyle bağlıyorsunuz yazıyı: “müsamahanıza sığınırak söyleyeyim ki osmanlı’dan koparılmış bir türklük anlayışının, ne ümmetle ne türkî dünya ile irtibatı kalır.”

bendeniz de, elbette haddimi aşarak ve daha baştan bağışlanmamı dileyerek, birkaç kelime yazabilir miyim? gözden kaçırdığımızı zannettiğim bir husus: modern devirde yaşıyoruz. “modernist olmak başka bir şey, modern devirde yaşamak başka bir şey!” diye itiraz gelebilir. elbette öyle. modern devirde yaşıyorsak hayatımızda birçok modern unsurun olduğunu kabul ederek işe başlamanın yerinde olduğu kanaatindeyim. modernliği matah bir şey sayıp da yer yapmak için demiyorum, önce vaziyetimizi kabul edelim diye diyorum. meselâ “muhafazakar” sıfatını benimsemek, kullanmak kimi dostlarımız için normal kabul edilecek bir durumdur. fakat kendini muhafazakâr diye tavsif etmek modernist düşünmeye başlamanın bir parçasıdır. sekülerliğin ilk şartı muhafazakârlıktır. eğer bir şeyleri muhafaza ediyorsan artık o şey her ne ise kelaynak kuşu gibi yok olmaya yüz tutmuş, sen onu kurtarmaya çalışan bir acziyet içerisindesin demektir. reaksiyonersin demektir. hayat tarzını devam ettirmiyorsun, onu muhafaza ediyorsun! böyle bir şey olabilir mi? bizim muhafazakârlarımız da böyle midir? aynen böyledir. âcizdirler. üstelik “muhafazakâr” sıfatı birtakım ilerlemeci, muasır kimselerin uydurduğu bir tanımdır. malûmdur ki kendilerine mürted, gâvur denmesin diye bazı insanlar, vaktinde bizlere “mürteci” demişti. kendi gâvurlukları setretmek için… nereden çıktı bu muhafazakârlık?  bunu niye yazıyorum? siz elbette “muhafazakâr” sıfatını tasvip ediyor değilsiniz, ayrıca biri çıkıp zât-ı âliniz hakkında “muhafazakâr demokrat” gibi bir tavsifte bulunacak olsa önce beni bulur karşısında! sizin hiçbir “muhafazakâr demokratlık”la işiniz olamaz! diyeceğim şu: nasıl “muhafazakâr” sıfatını benimsemek bir modernist bir tavırsa türk ile müslüman’ı birbirinden ayrı görmek de aynı derecede modernist bir iştir. “türk-islâm sentezi” demek, “türk-islâm ülküsü” demek; türk ile islâm’ı birbirinden ayrı görmek demektir ki bu, haza modernist bir davranış olur! bu mevhum şemasından çıkmak, bu akıl yürütme yolundan ayrılmak ise hüviyetimizi kendimize ait bir lügat ile kavramak bakımından hayırlı olur kanaatindeyim. yazınızdaki mevhumların haritasını, bu modernist davranışla karabet hâlinde gördüğüm için buna işaret etmek ihtiyacı hissettim. e peki ne diyeceğiz? türk diyeceğiz. türk’ün kendisi bir terkiptir. türk deyince sünnî, hanefî, hadimü’l-harameyn ve sahibü’l hilafe anlaşılan bir şeydir kanaatindeyim.

osmanlı bahsinde söz almak cüretinde bulunacak olursam, muhakkak ki bugüne değin muhtelif siyasî kampların gösterdiği reddiyecilik, inkârcılık ve seçmecilik tavırları, tavrın sahiplerini, tarihimizin osmanlı devirlerini yerli yerince değerlendirmekten uzağa düşürdü. bizim neslimizin belki de en büyük ödevi, övmek veya sövmek parantezinden çıkartarak osmanlı’yı öğrenmek ve anlamak olmalıdır. eğer böyle bir anlama yolu açılacaksa benim üzerinde tefekkür etmeye çabaladığım husus şudur: osmanlı iktidar yapısı tarihi boyunca üç-dört farklı rejime tebeddül etmişse de değişmeyen husus odur ki merkez-taşra farkı günden güne tebarüz etmiş ve merkeziyetçi siyasetin en mühim neticelerinden birisi olarak devlet ve millet arasında bir “gönül ayrılığı” zuhur etmiştir. devletin gönlünün olduğu işte, milletin gönlü olmamıştır. milletin gönlünde ne var diye bakan bir devlet tevazuu da görülmez olmuştur. dahası, modernleşme belâsı karşısındaki devletin tavrı bu devlet-millet ayrılığını göze batar hâle getirmiştir. türkiye topraklarının, memâlik-i osman değil de türklerin vatanı olduğunu 1923’te teyit ettik. fakat devlet-millet çelişkisini ortadan kaldıracak bir tarih tecrübemiz yok. “devletsiz türk olmaz!” diyoruz fakat hiç kimsenin aklına gelmiyor “türksüz bu devlet olur mu?” diye. devlet, yumuşak koltuğunda korkuyla bu sorunun sorulmasına mâni olacak tedbirler alıyor. ha bire başımızda bir amigo bağrıyor: “devletsiz türk olmaz!”, bizde arkası sıra tekrarlıyoruz. biz bağırdıkça devlet rahatlıyor; istanbul boğazının serin sularına bakarak yalısından, rakısından bir yudum daha alıyor. ezcümle mesele, osmanlı meselesi değil. mesele devlet-millet meselesi. bizler “bir din biliriz, bir padişah…” diyen insanlar değiliz. çünkü padişah yok artık. çünkü hıristiyan takvimine göre 2017 senesine geldik. “benden sonra hilafet otuz senedir, sonrası ısırıcı saltanattır.” şeklindeki hadis-i şerif mealini öğrendiğimizden beridir de “devlet, dinin fer’idir. şeriatın tatbiki için vardır.” anlayışının kâğıt üstünde kaldığını görüyoruz.

lâfı çok uzattım ahmet ağabey, bağışlayın lütfen. biz her ne kadar “gâvur padişah!” diye atının yularına asılsak da- “boğaziçine 15 bin rus askerini getiren” sultan mahmud-ı sânî’nin, veremden öldü diye arkasından hüzünleniriz de… 1919 ocak ayında resûl-i ekrem’in mescidini, ingiliz birliklerine teslim ettiğimizden beri mahcup ve mahzunuz. bizim hüznümüze yaraşır bir devlet olsun isteriz. çok şey mi isteriz? şimdi zât-ı âliniz bize kızarsınız, “kafasız türkler!” (etrâk-ı bîidrak), “başıbozuk türkler!” dersiniz. ama yine de biz türkler böyle güzeliz ahmet abi, bizim padişahımız bile veremden ölür.

mehmet raşit küçükkürtül

DİĞER YAZILAR

6 Yorum

  • İsmet Özel , 16/04/2018

    Baksan bulacak mısın
    koskoca istanbulda
    nef’i diye bir semt
    ama bayram paşa var!

    olsun, bizim padişahımız bile veremden ölür.

  • HASAN EJDERHA , 15/01/2018

    Zafer kardeşim beni anlamanıza çok sevindim. Tam olarak anlamışsını ne demek istediğimi. Gönlünüze bereket.

  • keşke bu yazıyı hiç okumasaydınız, burada ne denmek istendiğini ben bile anladım.

  • binali yıldırım , 24/08/2017

    başkanlık sistemi gelirse anlamadığım bu fikir meseleleri de hâl yoluna girmiş olacak.

  • HASAN EJDERHA , 23/08/2017

    “türkiye topraklarının, memâlik-i osman değil de türklerin vatanı olduğunu 1923’te teyit ettik”
    Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL’ün fikriyatı açısından “1923’te teyit ettik” ifadesi manidar…
    Geldiği nokta burası mı?

    • Zafer Dağlıkara , 26/08/2017

      Hasan Bey, bütün yazıda anlatılan şeylerden bu ifadeye mi takıldınız? Teyit etmedik mi Hasan Bey? Kabul edelim yahut etmeyelim, sevelim yahut sevmeyelim, biz Türklerin serencamında 1923’ten beri bir evre bu. Sevmesek de öyle, sevsek de. Şimdi bunu anlamak yerine sürekli kötülemek, eleştirmek, aşağılamak neden? Bu ifadeyi manidar bulmak neden? Yazar bir şey söylemiş: “bizim neslimizin belki de en büyük ödevi, övmek veya sövmek parantezinden çıkartarak osmanlı’yı öğrenmek ve anlamak olmalıdır.”
      Bu ifadenin anlattığı şeyi anlamak bu kadar mı zor? Bu tarihi sevelim, gurur duyalım ama en önce onu anlayalım, doğru şekilde değerlendirebilelim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.