söyle bunları hep sana demedim mi?

Bu yazı müellifi tarafından 2 Temmuz 2016’da kaleme alınmış ve Sulhi Ceylan ile Bahadır Dadak’ın yazıyı sert bulmaları üzerine Edebifikir’de neşredilmemiştir. Yazı Edebifikir’de kimsenin Mehmet Raşit Küçükkürtül’ün evlenmesi aleyhine yazmaması üzerine müellifin kendi aleyhine yazması fikrinden hareketle kaleme alınmıştır. Yazı kaleme alındığında Bahadır Dadak henüz evli, mutsuz ve amaçsız değildir.  Aradan iki yıl geçmesi ve Bahadır Dadak’ın evlenmesi sebebiyle bu yazının neşredilmesi artık kaçınılmaz olmuştur.

***

kardeşim mehmet raşit,

kadıköy’ü mustafa çolak keşfetmişti fakat onun kalıbına mânâ sulhi ceylân’ın mısralarıyla ilkâ edilmişti. insanları semt semt, damar damar ve hücre hücre ayırdıkları bu çağda martıları, caddeleri, çiçek satan çingeneleri, kitapçıları, sahafları, çorbacıları, vapurları, kâğıt toplayıcılarını, tinercileri, balıkçıları, okuldan kaçan çocukları birbirine bağlamak için edebifikir gibi büyük bir imkân vardı. ama onun böğrüne de hançeri yine siz sapladınız. bildiğin gibi edebifikir yazarları bir bir evlendiler. sulhi ceylân’ın dediği gibi karabulutları çeken mustafa çolak’ın evliliği oldu. kadıköy’ü keşfeden o olduğu gibi, ilk terk eden de o oldu. mustafa çolak, aydoğan k, davut bayraklı, emre baştuğ, ömer ertürk, mehmet erikli, ibrahim halil aslan bir bir dünya evine şutlandılar. edebifikir onlara hak ettikleri düğün hediyelerini vermekten asla geri durmamıştır. şimdi bahadır dadak ve sulhi ceylân’ı geride bırakarak sen de evlilik yoluna düştün. ancak ömer ertürk’e idam fermanının çıkarıldığı, davut bayraklı’nın nikâhının sabote edildiği, mustafa çolak’ın psikolojik linç kampanyalarına uğradığı bu evlilik işinden ucuz kurtulacağını mı sandın? elbette sen de payını alacaktın bu işten. fakat sen kendin hakkında bile yeteri kadar sert bir yazı yazamayacak hâle gelmişsin, ne kadar yazık! sana daha kötüsünü haber vereyim: attığın her adımda, timur’un huzuruna çıkan nasrettin hoca gibi tek başına, bir başına kalıyorsun. her tercihte, her adımda telefon rehberindeki isim sayısı kabarıyor ama diline göre kulak, kulağına göre dil bulmakta günden güne fakirleşiyorsun. işte şimdi bir kere daha yalnızsın: senin aleyhinde yazacak kimse yok. bu yüzden kendi kalemine mahkûmsun.

hani sen, bahadır dadak ve sulhi ceylan ile tirilye’ye çekilecektin. çekilmek mi dedim, siz çekilmezdiniz. susmanız bile bir saldırıydı. güya serserilik ve berduşluk yoluna vuracaktınız kendinizi. şu akıllı telefonlardan kurtulacak, üçünüzün müşterek kullanacağı bir eski telefon alacaktınız. mümkün mertebe müşterek bir hayatınız olacak, kardeşçe yaşayacaktınız. namazları sulhi ceylân’ı kıldıracaktı. zarureti giderecek kadar çalışacaktınız. parayı olabildiğince az kullanacaktınız. berbere daha az gitmek için saçlarınızı kazıtacaktınız. dünyadan el etek çekmek derdiyle değil, dert edilecek şeylerle gönlünüzü doldurmaya çalışacaktınız. hepinize bir bağ bulundu, bir bukağı, özgürlükten düştünüz; yazdıklarınız rüştünüzü ispat etmeyecek, ehliyetsizsiniz. cüzdanınız var ve içine konacak birtakım nesneler. nüfus kâğıdınızı beş yılda bir değiştirecek, verginizi verecek ve allah’a değil devlete güvenen insanların arasında yaşamaya devam edeceksiniz.

senin o ukalıkların nerede kaldı? hani sen, erkek otobüse binince kadının yer verdiği bir türkiye’de yaşamak istiyordun. bahadır dadak’ın partisi iktidara gelince zaten kadınlar otobüse binmeyecekti. hele sulhi ceylân’ın partisi iktidara gelince otobüs diye bir şey olmayacaktı. bahadır sana anormal olduğunu kabul ettirmeye çalışıyordu, sen ona direndin ama sulhi ceylân gibi kaç kişi daha yaşıyor yeryüzünde yan yana geldikçe kendini normal hissettiğin? ne büyük aldanıştı seninki, ne büyük? gelinlik giymekten tiksinecek bir kadın mı bulacağını sanıyordun? bu ne büyük aptallıktı? o kızlar ki babaları yıllardır kıyametin ne zaman kopacağı, filânca siyasetçinin mehdi olup olmadığı, vade farkıyla faizin birbirinden ayrı şeyler olup olmadığı, kaptan kusto’nun müslüman olup olmadığı, neil armstrong’un ayda ezan sesi duyup duymadığı ve memleketi masonların yönettiği konusunda spekülasyon yapıyorlardı. gelinlik giymek kâfir âdeti! bıyık altından gülmeler… “baklava kaç kilo olsun abi? fıstıklı mı cevizli mi?”

senin bu huysuzluğunu başkalarına tattırmaya ne hakkın var? sen kaplıcaya gitmek istemiyorsun diye onlar kötü yerler mi? olabilir, ne yani, muhafazakârlar ikinci eşleriyle kaplıcaya gidiyorlar diye oralar kötü yerler mi oldu? bosna-hersek muhafazakârların ukraynası olmuş. bundan sana ne? sen kendi nefsinin köpekliklerine baksan ya! sen avm’lerden ve belediyelerin çattığı o mesire yerlerinden hazzetmiyorsun diye gitmesin mi insanlar buralara? kocaman kız olmuş, boğaziçi’nde sosyoloji okuyor; twitter’dan mesaj yazarak irtibat kurmasın da görücü usulüyle mi evlensin yani? muhafazakâr züppeler, “biz okuduk, üniversitede tanıştık, dünyayı gördük öyle evlendik.” deyip analarını azarlama ve hor görme hakkını kendilerinde buluyor diye… ne yani bu çocukların günahı ne? öyle öfkelenip ukala ukala bakma bana, bunların suçlusu da sensin aslına bakacak olursak. elbette sensin suçlusu! bütün bunlar hep senin yüzünden oluyor. bütün çaycıları ve berberleri iknâ edebilirdin. öğretmenleri ve imamları kazanabilirdik. insanlarla sohbet etme imkânı olan herkesi çeteye üye yapmakla başlardık. kayıkçı kavgasından başka bir şey anlamayan geri zekâlıların dünyasında oyalanmaktansa moritanyalı, sudanlı, somalili çocuklarla arapça dergi çıkarabilirdik. bahadır, sulhi ve sen; üçken üçyüzonüç olacaktınız, mesele buydu. hâlbuki sen ağırlıklarını atamadın, ağır zırhla atın üstünde aval aval bekledin. senin kıldığın namazdan kâfirler çekiniyor mu? ancak o sakalından ötürü kızlar seninle tokalaşmaktan çekinir, sen bu kadarlık bir adamsın.

sperm bankalarının kurulduğu, bekâretin internetten açık artırmayla satıldığı, “mağdur babalar derneği”nin açıldığı, müslümanların birbirlerinden çok bankaya güvendiği, insanların allah’ın nikâhına değil devletin nikâhına güvendiği, çocuk üzerinde babadan çok devletin hâk sahibi olduğu, erkeklerin atlardan indirildiği ve bundan mütevellit göbeklerinin çevresinin genişlediği, yine erkeklerin pusatlarının ellerinden alınıp yüreklerinin korkuyla ve yaşama arzusuyla doldurulduğu, rahmetin ancak yağmur yağınca hatırlandığı bu çağda senin bu evlilik işine koyulman, cesur bir davranıştan ziyâde gülünç bir davranış değil mi? sana gelen o adamı hatırlıyor musun? ne büyük acı içindeydi senden yardım isterken? kızıyla sohbet etmeni istiyordu senden. kafdağı’nın ardına senin ulaşabileceğini düşünüyordu. o babanın çaresizliği hâlâ yüreğini parçalamıyor mu sanki? böyle bir dünyada evlât sahibi olmanın ne dehşetengiz bir vaziyet olduğunu bilmiyor musun? bütün yeğenlerini kucağında uyuttun, hepsine oyuncak aldın, onların yaptığı resimleri dosyalarda sakladın, onlarla parka gittin oynadın, onlarla sohbet ettin. hâlâ bilmiyor musun bir cümle kurduklarında yüreğin ağzına geliyor? dayı olmanın süper kahraman olmaktan zor olduğunu sen görmedin mi? çocuklar, çocuklar, çocuklar… onlara göz pınarların dayanabiliyor mu senin?

“sıkıldım ben.” ne yapacaksın bunu duyunca? gülümseyip “sıkılmak 18. asırda burjuva sınıfının kadınları tarafından keşfedilmiş ve imdâtlarına roman sanatı yetişmiştir.” deyip yüzünü tekrar kitap sayfasına mı çevireceksin? senin şu ukalıkların ne zaman bitecek? beyimiz on altı yaşından beri beklemiyor ve sıkılmıyormuş! ne büyük marifet! kabul etmen gerekir ki senin evlilik yoluna girmen büyük bir hataydı. çünkü mutsuzluk senin sabah sporun. kitapların ve kâğıdın dünyasından çıkamazsın. arabanın suyunu ve yağını kontrol etmeyi unutursun. zaten sürücü ehliyetini baban ısrar etti diye almamış mıydın? aynada doğru dürüst yüzüne bakmadığını daha yeni fark etmedin mi? ihtiyarlar ve çocuklardan başka sohbet etme isteği uyandıran kim var sende? çocukların “zamanı gelmemiş”, ihtiyarların “zamanı geçmiş”. heyhât, sen büyük hata ettin. bahadır ve sen taşraya döndünüz. bu size sebo’nun attığı en büyük kazıktır, hayırlı olsun. size bin tane taşra güzellemesi çekmiştir sebo ama istanbul’un dışına çıkarsan onu, boğulur. onunki ancak lâftı! işte sizin gibi safları inandırdı buna. sulhi ceylân’ı yapayalnız bıraktınız. şairin dediği gibi “gittikçe artıyor yalnızlığımız.” en büyük günâhın bu işte: sulhi ceylân’ı yapayalnız bırakmak. siz hayatın kıyısındaydınız. bir araya gelince “bununla ne kast etti?” demeyeceğiniz birkaç kişiydiniz. doğrudan, teklifsiz, yalın, acımasız konuşmak yok artık. şimdi hayatınız insanların konuşmalarını birbirine tercüme etmekle geçecek. anneannenin söylediklerini insanlara tercüme edeceksin. kafkasya’dan gelmiş, tek konuşanı kendisi kalmış gibi bir dili konuşan ihtiyarlar… anneannenle âşık edebiyatı, babaannenle mevlid-i şerif.

hiçbir şey için değilse bile, türk kahvesi kötü olan istanbul’un bütün çay ocaklarını sahipsiz bırakmamak için, sulhi ceylân’la iki deli gibi dolaşmak için evlilik yoluna girmeyebilirdin. “çileden ve kitaplardan çıkartır” ne vardı seni? hatıra dolu dolapların, kitap kokusunun ve eski püskü albümlerin arasından çıkartır ne vardı? sen dünyanın bütün papatyalarını soldurdun. posta kutuna bir kartpostal düşmeyecek artık. dudakların sadece bir mühür, beynin paslı bir rüya deposu. okuduğun her mısra seni fakirleştirecek, dinlediğin her türkü senin mağlubiyetini ilan edecek. kibirli bir biber yakmadıkça dudaklarını konuşamayacaksın.

kardeşin mehmet raşit      

not: aşağıdaki mevlânâ hazretlerinin şiirini her 18 ocak’ta okuman için mektubuma ekliyorum. allah hepimizi âgâh eylesin. 

oraya gitme demedim mi sana
seni yalnız ben tanırım demedim mi
demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim

bir gün kızsan bana
alsan başını
yüz bin yıllık yola gitsen
dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi

demedim mi şu görünene razı olma
demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim asıl
onu süsleyen bezeyen benim demedim mi

ben bir denizim demedim mi
sen bir balıksın demedim mi
demedim mi o kuru yerlere gitme sakın
senin duru denizin benim demedim mi

kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi
demedim mi senin uçmanı sağlayan benim
senin kolun kanadın benim demedim mi

demedim mi yolunu vururlar senin
demedim soğuturlar seni
oysa senin ateşin benim
sıcaklığın benim demedim mi

türlü şeyler derler sana demedim mi
kötü huylar edinirsin demedim mi
ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi
yani beni kaybedersin demedim mi

söyle bunları sana hep demedim mi

 

 

not: fotoğraflar, mehmet raşit küçükkürtül tarafından çekilmiş olup her türlü tasarruf hakkı edebifikir’e aittir, izinsiz kullanılamaz.

DİĞER YAZILAR

6 Yorum

  • tacettin , 05/08/2018

    sulhi abiyi buna icbar eden sebepleri az çok bildiğimden onu tenzih ederek: bekârlık anti-türk bir şeydir.

  • Müşteki , 27/07/2018

    Yorumlarda editöre alenen saygısızlık yapılıyor. Editör de, kendisi hedef alındığı için heralde, nefsini katmamak adına tevazuan yayınlanmasına onay veriyor. Oysa biz de rahatsızız saygısızlıktan, yayınlanmasa keşke.

  • yalçın küçük , 26/07/2018

    bu bahadır kim oluyor? kemal bey, chp’nin koltuğunda işgalcidir. bahadır’a bakacağız. devrime dönük yüzümüz. bahadır şunu bilsin, biz de öyle yeraltı meraltı tutmaz. o belediye şairi oldu bir kere, onu söylemek lazım. ben söylerim. siz de söyleyin. kemal bey’e ne oluyor? bana gelip sormadı bir şey.

  • cemal süreya , 26/07/2018

    turgut özal’a teklif ettiğim gibi bahadır dadak’a da intihar etmesini teklif ediyorum. tirilye’den körfeze “sulhi ceylaaaaan!” diyerek atlamalıdır.

  • Ham Çökelek , 26/07/2018

    Neresi sert bu yazının? Hem sulhi ve bahadır kim oluyor ki bi yazının şiddetini ölçmeye kendilerini muktedir görüyor? Kimsiniz oğlum siz? Kim sallar sizi? Kendi işinize bakın. Fıstık gibi yazı.

  • rabiatül adeviye , 26/07/2018

    bu yazı eğer 2 Temmuz 2016’da yazılsaydı. etkisinden Cuntacılar korkuya kapılacaktı ve demokrasi Şehidleri diye saçma bir sıfat getirilmeyecekti şehidlerin önüne, belki de Bedelli askerlikte olmayacaktı belki.. daha bir sürü şey…
    siz sustunuz siz gizlendiniz. ortalık kimlere kaldı. meydanlarda naralar atanları yiğit sandık.
    siz evlenin biz evlenmiyoruz. misvakta kullanıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir