Dr. İbrahim Aksu: İnsanın özünde akıl ile arzu denen iki temel yan bulunur.

Edebifikir ekibi olarak dört soru belirleyip, bu soruları aydın, akademisyen, edip ve düşünürlerimize sormak, aynı sorulara farklı isimlerin vereceği cevapları görmek istedik. Böylelikle düşünürlerimizin fikirlerini mukayeseli olarak görebilme imkânına kavuşacağız. Bu minvalde dördüncü söyleşimizi Dr. İbrahim Aksu ile gerçekleştirdik.

***

Fârâbî, Aristo’nun Fizik’ini 40, Kitâbü’n-Nefs kitabını ise 200 kere okuduğunu söylüyor. Sizin kitaplarla ilişkiniz nasıl? Okumak sadece kitapları mı okumaktır? Peki ya insanı okumak? Bu konuda neler söylemek istersiniz? Sizce kitap ile insan arasındaki ideal denge nasıl olmalıdır?

Bu güzel soru dizisine bir cevap verebilmeye evvela okuma hadisesine ilişkin birkaç şey söyleyerek başlayabiliriz ve sorunuzun ilk cümlesi de iyi bir başlangıç noktasıdır diyebiliriz. Fârâbî gibi büyük bir filozofun Aristoteles gibi çığır açıcı bir ismin iki önemli kitabını defaetle okuması hadisesi bize okuma eyleminin ideal biçimde icrasına ilişkin çokça ipucu sunmaktadır. Öncelikle, Fârâbî’nin okuduğu kitaplardan ilki doğanın ve doğal hadiselerin nasıl anlaşılması gerektiğine; ikincisi ise adına insan dediğimiz bütünlüğün ve insanî yapıp etmelerin arkasında nasıl bir yapı bulunduğuna dair ciddi bir bilgi birikimi ve kıymetli yorumlar sunmaktadır. Bu demektir ki, okuma hadisesinde neyin okunacağı çok mühimdir. Her birimiz sınırlı bir zamana sahip bulunduğumuza göre, az zamanda azami fayda elde etmemize yarayacak, gelişimimize daha çok katkıda bulunacak ‘şey’leri okumaya çabalamamız gerekmektedir. Yine bu cümleden olarak, her şeyi okumaktansa, mühim olanları gerektiği kadar okumak, onlara zaman zaman tekrar müracaat etmek daha iyi bir bilgi elde etme yöntemidir. Bazı eserler için bu tekrarların insan hayatı süresince yüzlü sayılara baliğ olması sorun değil aksine bilinçli bir davranış gösterisidir. Dahası, iyi düşünebilme kapasitesi de ancak bu şekilde iyi yazılmış eserlerle sıkı bağ kurarak ve tekrar tekrar bu bağları sağlamlaştırarak geliştirilebilir kanaatindeyim. Yoksa her şeyi birer kere okuyarak değil… Benim kitaplarla ilişkime gelince, akademisyen olmam hasebiyle kıymetli olsun yahut olmasın ilgilendiğim alanda yazılmış kitaplardan yahut her türden yazılı sözlü üründen haberdar bulunmam bir gereklilik arz ediyor denilebilir. Ancak az önce söylediklerim benim için de geçerlidir. Ben de düşünme kapasitemi geliştireceğini fark ettiğim eserleri belirli aralıklarla ve elbette ki keyifle tekrar tekrar okuyorum. Hoş, keyif almasam da okumam gerek ya… Tabiî ki okuma eylemine nesne teşkil edecek şeyler de önemli bir detaydır. Kısa yahut uzun iyi bir konuşmayı dinlemek, iyi bir sanat eseri üzerinde düşünsel bir yolculuk yapmak, kıymetli bir cümle üzerinde saatlerce yahut günlerce düşünmek, kâinat denen muazzam bütünlüğün maddi ve manevi yapısı üzerinde imâl-i fikr etmek, doğayı gözlemlemek, insanları gözlemlemek, insani ilişkiler üzerine, bizatihi kendi eylemlerimiz, duygularımız, tepkilerimiz, arzularımız ve nefretlerimiz üzerinde kısa süre de olsa düşünmek bize ciltler dolusu kitabın vermeyeceğini verecektir. Böyle bakınca, okumak denilince kitap belki de akla ilk değil de biraz daha sonraları gelmesi gereken bir okuma nesnesidir denilebilir. Yine buradan devam edecek olursak, madem ki insan da okunacak nesnelerden biridir, o halde insan nasıl okunabilir? Hiç şüphesiz önce maddi yapısı yönünden okunabilir. Zira madde o veya bu şekilde manayı, manevi olanı etkileyebilme kapasitesine sahip bir şeydir. İnsanın nasıl bir fiziksel yapıda olduğunu bilebilmek, insanî bütünlüğün bu yönünü aydınlatmak o anlamda çok mühimdir. Yaklaşık son yüzyıldır bilimsel gelişmelerde kat edilen mesafenin -tüm problemli ve ciddiyetle üzerinde durulması gereken yan etkilerine rağmen- insana dair bize bir hayli ışık tuttuğu yadsınamaz. Ama insan maddi sınırların ötesine de geçebilen bir varlık olduğundan ruhsal yapısını bilmek daha da mühimdir. Arzularını, nefretlerini, huylarını, iyi ve kötüyü işleyebilme kapasitesini, neler yapabileceğini öğrenmek insanı okumanın asıl bileşenidir diyebiliriz. İnsanı okumaya çalışma hadisesinin bundan bir sonraki aşamasını ise insana dair büyük metafizik sorular ve sorunlar teşkil edecektir. İnsan gerçekte nedir, varlığının anlamı nedir, gücü nedir, niçin vardır, ne olacaktır vb. onun varlığına dair niçin ile başlayan tüm sorular, insanın maddi ve ruhsal yapısına ilişkin belirli bir okuma düzeyinden sonra sorulması gereken ve kanaatimce sağlıklı cevaplanması da yine aynı şekilde bahsini ettiğim düzeyden sonra mümkün olabilecek sorulardır. Özetle, kitap insanın okuyacağı tek şey yahut en mühim şey değildir, ama diğer okumaları için olmazsa olmaz bir araç olduğu için yine de çok kıymetlidir. Bu araçlardan bazılarını tekrar tekrar kullanmak, insana diğer okumalarında kolaylıkla mesafe kat edebilme imkânı sağlar düşüncesindeyim. İdeal dengeye gelince, maalesef bunun bir matematiği bulunmamaktadır. Zira insan hangi kitabın iyi olduğunu ve okuması gerektiğini uzun okuma tecrübelerinden sonra edinebiliyor. Ama pratik olarak, iyi düşünürlerin önerdiği kitaplara öncelik vermek, kitap tanıtımları yahut değerlendirmeleri okumak oldukça yarar sağlar diyebilirim.

İnsan taklitten tahkike giden bir varlık. Yani sürekli tekâmül halinde olmalı. Ama taklidin bir tür itaat olduğu da biliniyor. Özgürlük sûfiler hariç Müslümanların gündemine Batı’nın etkisiyle giren bir kavram. İtaat ise Kur’an-ı Kerim’in ana kavramlarından. Özgürüm diye bağırmaya zorlanan birinin özgürlüğünün de tutsaklık olduğunu göz önüne alırsak; çağımız insanının özgürlük ve itaat arasındaki problemini nasıl çözebiliriz?

Öncelikle hemen düzeltmek gerekir ki özgürlük yani el-hurriyye terimi ve bu terimin işaret ettiği kavramsal arka plan islamî gelenekte yalnızca sufîlerin gündeminde yahut eserlerinde değildir. Fıkıh literatürü farklı çerçevede de olsa özgürlük kavramını işler. Aynı şekilde, kelam ve İslam ahlak felsefesi-düşüncesi literatüründe de özgürlük kavramı değişik açılardan tartışılmıştır. En basitinden insan iradesi meselesi, kainattaki nedensellik meselesi, kulun fiillerinden sorumluluğu hadisesi, ayrıca bir erdem olarak ve cömertlikle bağlantılı şekilde ele alınan hürriyet de farklı disiplinlerin bu kavrama ilgi duyduğunun bariz göstergesidir. O halde, kavram bizim gündemimize Batı’nın etkisi ile girmiş değil, Batı’nın etkisi ile çerçevesi ve anlam alanı değişikliğe uğramış bir kavram. Artık özgürlük terimi farklı manaları ifade etmekte ve farklı çerçevelerde tartışılmaktadır. İtaat de aynı şekilde, İslam ahlak ve siyaset düşüncesinin, kelamın ve fıkhın önemli kavramlarından biridir. Elbette ki özgürlük gibi itaat kavramına yüklenilen anlam ve terimin çağrıştırdıkları da aynı şekilde belirli değişikliklerden geçmiştir. Asıl sorunuz olan “insanının özgürlük ve itaat arasındaki probleminin çözümü” meselesine gelince, bunun bir hazır reçetesi yok maalesef. Özgürlüğü ve itaati nasıl tanımlayacağımız da yine önemli bir unsur bu bağlamda. O nedenle burada bir çözüm önerisi değil fakat meseleye bir yaklaşım denemesi belki önerebilirim. İnsanın özgürlüğünden bahsedildiğinde neyden özgür kılınmasının arzulandığına bakmak gerekmektedir. Burada da otorite kavramı kendini belli etmektedir. Modern insan otoritelerden uzak kalabilmeyi arzulayan bir insandır. Bu otorite din olabilir, siyasî baskı olabilir, hukukî normlar-kanunlar olabilir, ahlakî kurallar-anlayışlar olabilir, toplumsal örf ve adetler olabilir. Bu otoritelerle kendine göre hesaplaşmayı istemesi her ne kadar çoğu zaman onlara karşı çıkmaya denk gelse de illa ki her zaman ve zeminde böyle olmak zorunda değil. Daha doğrusu olmamalıdır. Esasında olmamaktadır da. Zira insan, şu veya bu şekilde, o veya bu nedenle belirli otoritelere itaat etmeden hayatta kalamaz. Bir toplumda yaşayamaz, can-mal-ırz-akıl güvenliği elde edemez. Sorun neye ne kadar itaat edilmesi gerektiğidir. Bu ise itaat edilecekler arasında belirli bir sıra düzeni tesis etmeyi gerekli kılar. Diğer bir deyişle, hangi otorite diğerlerinden daha önemli ve dolayısıyla hangisinin emri yahut tavsiyesi yahut teklifi yahut nehyi daha çok dikkate alınmalıdır. İşte meselenin düğümlendiği nokta burasıdır. Çünkü herkes -her ne kadar bazen farkında olmasa da yahut itiraf edemese de-en az bir yahut birkaç otoritenin buyruğu altında yaşar. Şu halde, özgürlük itaat denkleminde belirleyici olan itaat kısmıdır. Şöyle ki, a yerine b otoritesine itaati öncelemek demek, diğerlerinden özgür kalmak yani onların etkisini minimuma indirmek yahut tümüyle kaldırmak demektir. Elbette ki gündelik hayatta her otoritenin yani dinin, hukukun, siyasetin, ahlakın, geleneğin otoritesine az yahut çok boyun eğeriz. Hiçbir zaman bunlar sıfır olamaz. Bir ateist de olsanız Müslüman toplumda yetişmiş iseniz domuz eti yemezsiniz, tümüyle anarşizim felsefesini benimseseniz dahi o düşüncenin otorite kabul edilen fikir ve yaklaşım tarzlarına itaat edersiniz, kapitalizm düşmanı iseniz bile maaşınızı bir bankadan almak yahut faturanızı oraya yatırmak durumundasınız, anti-militarist iseniz dahi can güvenliğiniz için iyi bir polist-asayiş teşkilatının otoritesine boyun eğmeyi seve seve istersiniz, modern dünyanın adaletine inanmasanız da yine de bulunduğunuz yerdeki hukuk uygulayıcılarının kararlarının sizi bağlayacağını bilir ona göre hareket edersiniz.  Bu demektir ki söz konusu otoritelerin üzerimizdeki etkisi sıfırlanamaz. Ancak, bunların etkilerini nasıl bir sıra düzeni içerisine yerleştireceğimiz tamamen bizim özgürce verebileceğimiz bir karardır. Hangisinin sözünü daha çok dinleyeceğimiz ve hangisine daha sıkı itaat edeceğimiz bizi, hayat görüşümüzü, yaşam tarzımızı, dünyaya bakışımızı belirler. Şu hâlde çözüm, ideal bir sıra düzeninin nasıl olması gerektiği üzerinde kafa yorarak elde edilebilecek bir şeydir. Bunu da her birey kendisi yapmakla yükümlüdür.

İnsanda, hayatını devam ettirmesini sağlayan üç temel kuvve vardır ki bunlar; “kuvve-i gadabiye”, “kuvve-i akliyye”, “kuvve-i şeheviyye” olarak sıralanıyor. Spinoza ise insanın özünün “arzu” olduğunu söylüyor. Sizce insan; bu üç kuvvetini nasıl dengeleyebilir. Modern zamanlarda ve şehirde yaşadığımızı göz önüne alarak cevaplar mısınız?

Klasik nefs nazariyesine dayalı olarak oluşturulmuş bu üçlü şemayı bugün için güncelleyecek olursak insanın özünde akıl ile arzu denen iki temel yanının bulunduğunu belirtebiliriz. Tüm ahlak felsefeleri, ahlak sistemleri, dinler, yerel inanışlar vb. her şey insanın bu aklı ile arzusunun arasının nasıl telif edilmesi gerektiği sorusuna cevap aradılar. Böylesi bir cevaba ulaşabilmek için ise insanda asıl olanın hangisi olduğunu da bir çözüme kavuşturmaları gerekti. Bu nedenle, uzunca bir süre insanın bir akıl varlığı olduğu yani onda baskın ve belirleyici olanın akıl olduğu kabul edildi. Fakat Aydınlanma dönemi ile birlikte insan aklına bu güven yerini kuşkuya bıraktı ve insanın akıldan daha ziyade duyguları ile hareket eden bir varlık olduğu fikri taraftar bulmaya başladı. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan dünya savaşları da bu fikrin daha da kuvvetlenmesine yardımcı oldu denilebilir. Bugün etrafımıza baktığımızda yine rahatlıkla söyleyebiliriz ki bizim gibi ortalama bir insan aklıyla hareket eden bir canlı değil, aksine duygularıyla hareket eden ve ara sıra da bu akıl denilen şeye kısa zamanlı olarak müracaat eden bir varlıktır. Onu yönlendiren daha ziyade arzuları, hevesleri, öfkeleri, beklentileri ve umutlarıdır. Peki, böyle bir varlığın dengeli bir hayat yaşayabilmesi için ne yapılabilir? Şunu unutmamak gerekir ki günümüzde her şey insanın duygu yönünü beslemeye matuf birer araç durumuna gelmiştir. Beslenip büyütülen bu duygular arasında da özellikle arzu ve nefret ön plana çıkmaktadır. Bu beslemenin önüne nasıl geçeriz? Daha az dizi izleyerek, sosyal medyayı daha seçici kullanarak, iyi ve güzel insanlarla daha çok sohbet ederek, dedikodudan uzak durarak, güzel kitaplarla daha yakınlaşarak bu konuda bir mesafe kat edebiliriz. Bu sayede hiç olmazsa daha az kinle ve nefretle dolar, arzularımızı biraz daha olsun yararlı şeylere yönlendirebilir ve elbette ki aklı da bu arada biraz olsun besleriz.

Zygmunt Bauman “Aydınlanma” ve sonrası düzen ile ilgili yaptığı değerlendirmede, liberallerin tarih değerlendirmesinin aksine Aydınlanma çağı olarak geçen toplumsal-entelektüel akımın; hakikat, akıl, bilim, akılcılık lehine büyük bir propaganda uygulaması olduğunu, zihni karışık, baskı altındaki kitlelere bilgeliğin ışığını getirmek gibi bir soylu düşü de olmadığını söyler. Ona göre bu düzen salt tasarlanmış bir toplum mekanizması husule getirmeyi amaçlar. Bauman’ın bu değerlendirmesi üzerine düşündüğümüzde, içinde yaşadığımız “akıl” düzeninin -iddia ettiğinin aksine- insanlığı “bilge”liğin ışığına kavuşturmak gibi bir gayesinin olmadığını, aksine toplumu salt bir “mekanizma” olarak kurmak üzere var olduğunu müşâhede ediyoruz. Böylesi bir düzen etrafımızı dört bir yandan sarmışken, nasıl bir yaşam sürmek bizi bu “mekanizma”nın dışında tutabilir?”

Bunlar büyük sorular… Ancak şunu belirtmek gerekir ki gözünü açtığınız dünya karşısında o yokmuş gibi davranamazsınız. Sadece davrandığınızı zannedersiniz. Bu demektir ki mekanizmanın dışında kalmak diye bir şey söz konusu değil. Söz konusu edilebilecek olan şey, mekanizmanın üzerimizdeki etkisini nasıl hafifletebiliriz. Modern dünya görüşünün bütün enstrümanları ile dünyayı fazlaca etkisi altına aldığını unutmamamız gerekmektedir. Aksi halde çözüm diye ütopik hayallerin peşinde ömür tüketiriz. Şu halde yukarıdaki soruya bir yanıt bulabilmek için öncelikle kendimize şunun cevabını vermeliyiz: Mekanik dünya görüşünün inşa ettiği bir küre içerisinde yaşayan bireyler olarak bizler, bu hayat içerisine anlamı nasıl dâhil ederiz? Çünkü kadim bilgiyi modern bilgiden ayıran işin içinde bir de anlam faktörünün bulunmasıdır. Bugün her şeyin mekanik bilgiye ve elbette ki teknolojiye tahvil edilebilir bilgiye indirgendiği bir ortamdayız. Bunun etkisini kırabilmek için insanın, insanî yapıp etmelerin anlamı üzerinde daha çok kafa yormalıyız. Bu şekilde, her ne kadar mekanizmanın zincirlerini kıramasak ve onun dışına çıkamasak da üzerimizdeki etkilerini azaltırız.


Dr. İbrahim Aksu kimdir?

1987 Trabzon / Of doğumludur. Tüm öğrenim hayatını İstanbul’da tamamlamıştır. 2005’te Maltepe İmam-Hatip Lisesi’nden, 2009 yılında da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. 2009-2012 yıllar arasında aynı üniversitede Yüksek Lisansını tamamladı. 2011 Yılında Erzincan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi kadrosuna atandı. 2012-2018 yılları arasında Marmara Üniversite Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Felsefesi Bilim Dalı’da doktora yaptı.

Diğer Söyleşilerimiz

Ali Haydar Haksal
Dr. Şavaş Ş. Barkçin
Dr. Yunus Emre Özsaray

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir