Okay Tiryakioğlu ile Söyleşi

 

Tarih romancılığının en başarılı kalemlerinden Okay Tiryakioğlu ile Edebifikir okurları için samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

***

1994 yılında Bilkent Üniversitesindeki eğitiminizi yarıda bırakarak kendinizi tamamen edebiyata verdiniz. Bu zorlu kararı nasıl alabildiniz? Çoğu insan bu kararı alamadığı için bir ömür sevmediği işlerde çalışıyor?

Edebiyata dair yeteneğimin olduğunu seziyordum, ama başka hususlardaki yetersizliğimin ve donanımsızlığımın farkındaydım. Son bir adım atacak ve kendimi geliştirebileceğim bu tek alan üzerinde ilerlemeye çalışacaktım. Ya ilerleyecek ya da ömrüm boyunca utancımın günbegün büyümesini izleyecektim. Ben de gözümü karartıp atıldım bu hayata. Ama ilk ödülümü kazanmam ve kitabımın basılması dahi, ilk başlarda beklediğim etkiyi oluşturmadı. İleri yaşlarıma kadar küçümseyen, alay eden ve kınayan bakışlardan hiç kurtulamadım. Zira malumunuz edebiyatta kendini ispat çok uzun bir sürece ihtiyaç duyuyor. Sonunda bir şeyleri iyi kötü başardığınızı görseniz bile, o acı günlerin tesirlerinden kurtulamıyorsunuz. Aradığınız coşkuyu başardıklarınızda değil, inandıklarınızda aramanın daha doğru olduğunu bir kez daha görüyor ve boynunuzu büküyorsunuz.

İlk kitabınızın çıkış hikâyesini anlatır mısınız?

Asya’daydım. Rahmetli babamla, her biri bir başka fiyasko olacak yeni ticari maceraların peşindeydik. Parasızdık. Oturduğumuz mobilyalı kira evlerinde bırakın TV’yi radyomuz bile yoktu. Sadece Türkiye’den bavul bavul taşıdığım kitaplar ve karşılıklı umutlarımız vardı. Salonda bir masanın etrafına oturur, saatlerce okurduk babamla. Aylar sonra bir gün ona, son bir roman daha deneyeceğimi ve yeni bir yarışmaya daha katılacağımı söyledim. Her zaman bana destek olmuştur rahmetli. Ama yazdığım binlerce sayfa öykü ve roman denemelerinin nice yarışmalarda başarısız olduğunu, dolaplarda ve çekyat içlerinde öylece yattığını da biliyordu. (O yıllarda kitabınızı bastırmanın en kestirme yolu bir yarışma kazanmaktı.) Ancak ben eninde sonunda başarabileceğimi, önce kendime sonra da ona ispat etmek istiyor, gözlerindeki o umutsuzluğu silmek istiyordum. Sonra iki kurşun kalem ve bir defterle yazmaya başladım. Ödül alan ilk romanımın öyküsü böyle başladı.

Yazmak size ne ifade ediyor? Sait Faik ise Haritada Bir Nokta adlı hikâyesinin sonunda “Kalemi yonttum. Yonttuk­tan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım” der. Ya siz, yazmasaydınız?

Sait Faik -merhum- gerçek bir bohemdi. Yaşadığı hayata ve kalıplara uyum sağlayabilen, eninde sonunda yaşadığı anın kıymetini bilip, tadını çıkarabilen biriydi. Ona ve onun gibilere daima hayranlık duymuş, gıpta etmişimdir. Ben ise gönlü bu kadar geniş biri değilim. Ben yazmasaydım eğer, sonum çok daha karanlık olabilirdi.

Neden tarihi roman, özel bir nedeni var mı? Romanın bir ülkesi olduğunu düşünüyor musunuz?

Ben edebiyat hayatıma tarihi romanlarla başlamadım. İlk üç romanım gotik stildeydi. Tarihi romanlarım da bu stilden belirgin izler taşır. Tarih ise çocukluktan beri tutkumdu. Bilhassa gotik edebiyata açtığı o geniş kapıyı fark etmek, tarihe olan tutkumu daha da büyüttü. Roman Batı kaynaklı son sanat akımı, ancak romanın gerçek vatanı, Doğu ile Batı arasında gerçek manada iki kültürlülüğe ve bu sayede geniş bir hoşgörü bilincine sahip Türkiye’dir. Zira bu topraklarda doğup büyüdüyseniz eğer, Batı’nın kibirli ve yargılayan bakışlarından, ya da doğunun yalıtılmış gafilliğinden uzakta, insanları anlamaya çalışan bir konumdan aleme bakmak ve yazmak zorundasınız.

Kendinizi romanlarınızda özdeşleştirdiğiniz bir karakter var mı?

Edebi metinlerdeki, (şiir dâhil) her karakter, ister istemez yazarından birtakım izler taşır.

Kitaplarınızı okurken olayın geçtiği dönemi âdeta yaşayarak, kendimizi o dönemde hissederek okuyoruz, bu hissi okuyucuya vermeyi nasıl başarıyorsunuz?

Bu husus bir yazarda varsa vardır, yoksa da yok. Sonradan çalışarak geliştirilebilecek bir şey değildir. Çocukluğumdan beri daima hassas ve kolay etkilenen bir ruhum oldu (Bunu övünmek için değil acı bir zaafı belirtmek için söylüyorum.) Muhtemelen bu durum metnin içine önce kendimi, sonra da okuru sürüklememi kolaylaştırıyor.

Osmanlı tarihi ile ilgili yazmış olduğunuz romanlarda genellikle Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlatıyorsunuz. Osmanlı’nın son dönemlerini anlatan romanlar yazma planınız var mı?

Son dönemlere dair, Gazi Osman Paşa ve Abdulhamid Han’ın hayatlarıyla ilgili iki romanım var. Ancak bunun ötesine geçmek pek istemiyorum. Zira iki tarafa da yaranmak mümkün değil. Üstelik sosyal medya tam bir melanet ve linç merkezi olmuş durumda. Mümkün olduğunca az kullandığım bu mecranın kötülükleriyle uğraşacak gücü yüreğimde bulamıyorum. O yüzden yakın tarihten uzak durmaya devam edeceğim.

Tarihçilerin yıllardır üzerinde tartıştığı Ankara Savaşı’nda sizce Yıldırım Bayezid mi yoksa Timur Han mı haklı? Ankara Savaşı’ndan dolayı İstanbul kuşatmasını kaldırmak zorunda kalan Yıldırım Bayezid bu savaş yaşanmasaydı Fatih Sultan Mehmet Han’dan önce İstanbul’u fethedebilir miydi?

Sorunuzun ikinci kısmından başlayayım, bu savaş olmasaydı eğer, hiç şüphe yok ki İstanbul yarım yüzyıl daha önce fethedilecek, Türk ve İslam dünyasının ortak kaderi, çok daha olumlu ve güçlü bir yönde ilerleyecekti. Timur Han’ın Anadolu içlerinde yürümeye başladığı sıralarda İstanbul’un en fazla on günlük ömrü kalmıştı. Ancak bu iki ulu Türk hakanının karşılıklı kibirleri, yalnızca bu kutlu fethe engel olmakla kalmadı, kendilerine ve devletlerine de iyilik getirmedi. Bir noktadan sonra İlâyı Kelimetullah davasından uzaklaşıp, nefis mücadelesine çevirdikleri bu kavganın acılarını bugün dahi pek derinden hissediyoruz. Endülüs’ün kaybından, yıkılan ve fetret dönemine giren Osmanlı’ya ve bu yüzden Avrupa’da inkıtaa uğrayan fetihlere kadar pek çok kaybın sebebi de Ankara Savaşı’dır. Türk dünyasında yaşadığım yıllarda, Türki kardeşlerimizin kendilerini Timur’a daha yakın hissederek o günlerden yarı istihza ile bahsetmeleri daima yüreğimi burkmuştur. Neticede kaybeden biz Türk ve Müslümanlar olduk. Halbuki siyaset pek mühim bir ilimdir ve yerinde tek bir söz, yüz binlik orduların başardığından daha fazlasını kazandırır. Yunus Emre ne güzel söylemiş, “Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı, Söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz.”

Bir tarih romanı yazarı olarak tarihi tanımlar mısınız? Tarihe nasıl bakıyorsunuz?

Tarihi, hakiki edebiyatın en güçlü yayılma alanı olarak görüyorum. Edebiyat, tarihi içselleştirmemizi ve hafızlarımıza nakşetmemizi sağlıyor. Tarih ise edebiyata tutunarak, bize rengarenk düşlerle dolu sayfalar açıyor. Yargılamadan, anlamaya çalışmanın yolu iyi edebiyattan, tarihi sunabilmenin yolu ise mutlak tarafsızlıktan geçiyor.

Bir yazar olarak Türkiye’de ve dünyada okuduğunuz ve beğendiniz yazarlar kimlerdir?

Ben deva bulmaz bir Tanpınar ve Yahya Kemal hayranıyım. Kemal Tahir, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal de bunları takip ediyor. Refik Halid Karay’ın her zaman benim için çok özel bir yeri oldu, İhsan Oktay Anar’ı da mutlaka anmak lazım. Dünya edebiyatında ise Hugo, Dostoyevski, Tolstoy ve Proust gibi güçlü ve klasik isimleri tekrar tekrar okurum.

Yazma rutinleriniz var mı? Yazarken bir şeylere ihtiyaç duyuyor musunuz?

Yazdığım dönemlerde belirli çalışma saatlerim var diyelim. Özel bir şeye ihtiyaç duymam. Sabah 4 gibi yazmaya başlarım. Kısa istirahat aralarıyla neredeyse tüm gün çalışırım. Her ortamda, her şart altında yazdım, çünkü böyle olmak zorundaydı. Ahırlarda, ovalarda, karanlık odalarda, mezarlıklarda yazdım. Bundan sonra da artık özel bir şart arayacağımı sanmıyorum.

Şu an üzerinde çalıştığınız kitap hakkında kısa da olsa bilgi verir misiniz?

Osman Gazi’yle ilgili bir çalışmam var ve Allah izin verirse Ekim Ayı’nda raflardaki yerini alacak. Onu ve mücadelesini anlayabilmek, yaşamamıza yepyeni ve parlak bir ufuk edinebilmek demektir. Davaları için kendilerinden vazgeçebilen herkese selam olsun.

 

Söyleşiyi gerçekleştiren: Cüneyt Güngör

 

 

 

DİĞER YAZILAR

5 Yorum

  • Cüneyt Dal , 17/09/2019

    Üniversite yıllarımda, 2009 senesinde tanışmıştım Okay abinin kitaplarıyla. Ozan adında sevdiğim bir arkadaşımla baş başa verir, ders çalışır gibi okur da okurduk. Tarifsiz bir haz alırdık bundan. Betimlemeler, ifade zenginliği, ruhu yakalayan tarihî olayların aktarımı… Hele 4. Murad Han’ın hayatının anlatıldığı kitap, ömrüm boyunca unutamadığım bir okuma zevki sunmuştu bana. Şöyle demiştim bu kitap için, her harfi bir nota olan muazzam bir senfoni… Sonrasında Yavuz Sultan Selim’i, Kanuni Sultan Süleyman’ı, Fatih Sultan Mehmed’i sanki yeni tanıyormuşum gibi okudum. Demem o ki önce kitaplarına, sonra şahsına hayran olduğum bu insandan Allah razı olsun. Umduğuna nail kılsın, korktuğundan emin eylesin…

  • edebifikir okuru , 17/09/2019

    söyleşi için teşekkür ederiz

  • İhsanbul , 16/09/2019

    Okay Hocamı tanımaya vesilem Davut Hocama hürmetler. Selahattin Eyyubi ile başladı onunla sohbetimiz. Yıldırım Beyazıt, Mevlânâ… devam eder muhabbet. Okay Hocam yazar biz okuruz. Rabb’im güç kuvvet versin.

  • Necmettin , 16/09/2019

    Okay hocam iyi varsınız, ne mutlu bize ki tarihi hisseden ve hissettiren bir yazarımız var ve sayenizde yıllar ca insan lara tarihin sıkıcı olduğu konusunda ahkam kesenler artık yok,emeğinize, gonlunuze ve kaleminize sağlık. ..

  • ŞeymaK , 16/09/2019

    Okay Tiryakioğlu benim daha ortaokul sıralarında Alparslan gibi bir adamla tanışmama vesile oldu. Kitabın sonlarına doğru Asya’daki hayatı tasvir ettiği kısım ise neredeyse ezberimdedir. Her zaman bu çağa uzak hisseden bir insan olarak kendisini çok severek takip ediyorum ve bir gün benim onun kitaplarını sevdiğim gibi başkaları da benim yazdıklarımı sevebilsin istiyorum :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir