Yunus Emre Özsaray: “Satır ve sadr arasındaki denge, satır lehine bozuldu.”

Edebifikir ekibi olarak beş soru belirleyip, bu soruları aydın, akademisyen, edip ve düşünürlerimize sormak, aynı sorulara farklı isimlerin vereceği cevapları görmek istedik. Böylelikle düşünürlerimizin fikirlerini mukayeseli olarak görebilme imkânına kavuşacağız. Bu minvalde üçüncü söyleşimizi hikâyeci Yunus Emre Özsaray ile gerçekleştirdik.

***

Fârâbî, Aristo’nun Fizik’ini 40, Kitâbü’n-Nefs kitabını ise 200 kere okuduğunu söylüyor. Sizin kitaplarla ilişkiniz nasıl? Okumak sadece kitapları mı okumaktır? Peki ya insanı okumak? Bu konuda neler söylemek istersiniz? Sizce kitap ile insan arasındaki ideal denge nasıl olmalıdır?

Kitap sanıyorum ki anlatma biçimlerinden sadece birisi. Anlatılacak o kadar çok şey var ki bunu kitapların hacmine sığdırmak mümkün değil. Dolayısıyla anlaşılması gereken de o kadar çok şey var ki bunları da sadece kitaplardan anlamak mümkün değil. İnsanı okumak deyince bunu yapabilmek için insanı tanımak gerekiyor. Kitaplar da bu tanımanın aracı sadece. O tanımaya bir katkı sağlıyor. Ama aslolan insanı okumak, onu anlayabilmek. Onu anlayabilmek için Fârâbî, Kitâbü’n-Nefs kitabını 200 kere okumuş. Anlayabilmiş mi bilmiyoruz. İnsanı okumak nedir? Bunu da tam olarak ifade edebilecek miyim bilmiyorum. “Ben edebi edepsizden öğrendim” diyen Allah dostu burada insanı okumaya işaret etmiş olabilir mi? Evet diyebilirim buna. İnsanı okumak onun nefsini tanımak anlamına geliyor. Bilmek tanımak anlamına gelmiyor. Bilmek olarak bakınca nefis ilmi insanî nefsin üç ayrı kuvvesi olduğundan bahseder.

Nasîruddin Tûsi, Ahlâk-ı Nâsiri’de bunları kuvvet-i natıka, nefsi sebuî ve nefs-i behîmî olarak tasnif ediyor. Kuvvet-i natıka yani düşünme (fikir), ayırt etme (temyiz) ve işlerin hakikatleri hakkında inceleme yapmanın ilkesi. Nefsi sebuî ise yırtıcı nefs ve gazabî kuvve… Üçüncüsü yani nefs-i behîmî ise hayvani nefs ve şehvanî kuvve. Bunlar belli bir denge üzerinde bulunması gerektiği söyleniyor. Biri diğerine baskın olduğunda diğerleri ya mağlup oluyor ya da kayboluyor. Burada gazap ve şehvet baskın olduğunda mesela akıl yok oluyor. Üç kuvve dengede tutulduğunda bu üç kuvveden üç erdem ortaya çıkıyor ki bunları da ilm-hilm ve iffet olarak adlandırıyor Tûsi.

Bu erdemlere sahip kişi hür sıfatını kazanıyor. Bu erdemlerin ortaya çıktığı kişiye edeb sahibi kişi de diyebilir miyiz? Bence deriz. Sözlüklerde hürriyet kelimesi soylu olmak, azat edilmek gibi anlamlara sahipken hür kelimesi, soylu, asil, şerefli, her şeyin en iyisi gibi anlamlara gelir. Bu durumunda kişinin hür olması için nefsin tutkularından kurtulması şarttır. O halde bu kuvveleri dengede tutarak erdem sahibi olan kişiye hür, bu kuvveleri dengede tutamayan kişiye de özgür diyebiliriz. Peygamber Efendimiz( s.a.v) “Utanmıyorsan dilediğini yap” hadis-i şerifinde işaret ettiği dilediğini yapmak özgür olmaya (serbestî) karşılık geliyor. Serbestî kelimesi “liberi” kelimesinin karşılığı olarak dilimizde kullanılıyor. Mesela Küçük Kaynarca antlaşmasının aslında geçen İtalyanca liberi kelimesine karşılık olarak o dönemde serbestî kelimesi kullanılmış. Liberte kelimesinin karşılığı olarak bir dönem hürriyet kelimesi kullanılmak istense de olmuyor ve bu kelimenin karşılığı olarak bugün özgür kelimesi kullanılıyor. Özgür olan yani ser-best olan, yani liberte olan, hepsi aynı şeyler. Hür olmak ise ayrılıyor bunlardan. Dilediğini yapma ihtiyarına sahip olduğu halde temyiz yeteneği ile dilediğini yapmayan erdem sahibi kişiye hür diyoruz. Modern zamanlar insana özgürlük vaat etti. Buna da kitapları aracı kıldı ve özgürlüğün kapılarını açan tek anahtar olarak da kitapları sundu. Fert doğrudan satırların muhatabı oldu. Bu durum bir üstadın dizinin dibinde oturmayı, sadrın süzgecinden geçen satrı ikinci plana itti. Bu da ilim halkalarının ve geleneğin çözülmesi anlamına geldi. Burada tarihe dönebiliriz meselâ. Mesela Cevdet Paşa’nın Encümen-i Dânişi ile Liberal Münif Efendi’nin Cemiyet-i İlmiyeyi Osmaniye’sini karşılaştırabiliriz. Neden böyle bir karşılaştırma yapmak ihtiyacı duyarız burada. Çünkü bir taraf sadrdan sadra geçecek geleneksel ilim halkasını medreseyi tecdid etmeyi hedeflerken diğer taraf sadrın süzgecinden geçen satırların ihtisas edildiği ilim halkaları yerine Darül funûnu önceledi. Satır ve sadr arasındaki denge, satır lehine bozuldu. Bu dönemde medrese yerine ihdas edilen kuruma Darül ulum değil Darül Fünûn adı verildi. Münif Efendi’nin samimi dostu Hoca Tahsin’e göre din dogmalarından kafalar arındırılmalı eğitim yoluyla çağdaş fenler benimsenerek kafalar aydınlanmalıydı. Bu hikmetten çok satırı gözeten yaklaşım kendini belki de ilk tıbbiyede göstermişti. Fransız seyyah Mac Farlane burayı ziyaretinde Tanrının varlığını inkâr eden materyalist kitapların mesela Baron D’holdbach’ın “System de la nature” isimli kitabının altı çizilerek okunduğundan ve bir Türk doktorun yanına gelip “Bu büyük bir yapıt! Adam ne kadar da haklı!” dediğinden bahseder. Burada bir hikmetin kayboluşundan bahsedebilir miyiz? Evet, sadrdan süzülen bilgi yerini tamamen satırlara bırakmış, hekimlikten doktorluğa geçiş acaba bu hikmetin kayboluşuyla ilişkilendirilebilir mi üzerine düşünmek lâzım. İbre satır lehine kaybolunca hikmet ortadan kalktı. Sadrdan sadra akan hikmet kaybolunca akıl-şehvet ve gazap arasındaki denge yitirildi. Akıl tek başına bu yükü çekemedi. İnsan özgürleşti ama hürleşmedi. İhtiyârını yitirdi. Çok malumata sahip olan ama temyiz yeteneğini yitirmiş insanlar meydanları doldurdu. Başa dönmekten, halkaları kurmaktan satırdaki bilgiyi sadrın süzgecinden geçirmekten başka çare yok.

İnsan taklitten tahkike giden bir varlık. Yani sürekli tekâmül halinde olmalı. Ama taklidin bir tür itaat olduğu da biliniyor. Özgürlük sûfiler hariç Müslümanların gündemine Batı’nın etkisiyle giren bir kavram. İtaat ise Kur’an-ı Kerim’in ana kavramlarından. Özgürüm diye bağırmaya zorlanan birinin özgürlüğünün de tutsaklık olduğunu göz önüne alırsak; çağımız insanının özgürlük ve itaat arasındaki problemini nasıl çözebiliriz?

Özgürlük, itaat, tutsaklık gibi kavramlar üzerine bir çırpıda bir şeyler söylemek mümkün değil. Mesela özgürlük kelimesi Türk diline ilk defa ne zaman girdi, hürriyet kelimesinin yerine ikâme edilmesini kim tavsiye etti bunu bilmek gerekiyor. Bunu bilirsek hürriyetten özgürlüğe geçiş arasındaki anlam ilişkisini de çözmüş oluruz. O zaman taklitten tahkike geçişi de anlayabiliriz. Özgürlüğün bir hürriyet taklidi olduğunu özgürlükten hürriyete geçilmedikçe taklitte kalınacağını söyleyebiliriz. Mesela sormamız gereken birkaç soru var burada: Modernleşme döneminden sonra uydurulmuş olan özgürlük kelimesi tam olarak neyi karşılıyor? Bugün hürriyetle aynı anlama sahipmiş gibi kullandığımız bu kelime batıdaki freedom kelimesine karşılık olarak mı yoksa liberty kelimesine karşılık olarak mı kullanıldı? Bugünkü özgürlük kelimesi doğrudan batıdaki liberty kelimesi ile ilişkilendirilebilir diye düşünüyorum. Batı toplumu kölelik kurumunun ortadan kalkmasından sonra kölelere özgürlüğünü bağışladı ama hürriyetleri vermedi desek özgür olmak ile hür olmak arasında bir ayrım ortaya koymuş oluruz. Şimdi üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bazı sorularla devam edelim, bu soruları ben kendime sorup cevap vermeye çalışırken siz de kendinize sorup cevaplamaya çalışabilirsiniz. İlk soru;  “Freedom ile hürriyet aynı anlamlara mı geliyor?” Temelde benzer anlamları varmış gibi. Freedom kelimesi etimolojisinde free ve dom kelimelerini barındırıyor. Tam olarak serbest karar vermek anlamına geliyor. Hürriyet kelimesi ise ihtiyar sahibi olmak yani karar verebilme ruhsatına sahip olmak. Burada her iki kelimenin temelde yakın anlamları olmasıyla karşılaşmış oluyoruz. Şimdi bir diğer soruya geçelim. Batıdaki freedom kelimesinin tarihsel seyri ile bizdeki hürriyet kelimesinin tarihsel seyri nasıldır? Sanırım mesele burada düğümleniyor, batı düşüncesinde freedom kelimesinden liberty kelimesine geçiş, bizdeki hürriyet kelimesinden özgürlük kelimesine geçiş gibi anlam taşıyor. Batılı freedom derken ihtiyarın irade ile ilişkisine vurgu yapıyordu fakat burada iradenin külli olanını reddetmek tam olarak var mıydı bilmiyoruz? Ama freedom kelimesinden liberty kelimesine geçişte bir anlam değişmesi olduğu kesin. Liberty kelimesi batıda 16. yüzyılda konuşma ve eylemde kısıtlama olmaksızın hareket etmek anlamında kınayıcı bir kelime olarak kullanılıyordu. Aydınlanma bu konuşma ve eylemde kısıtlaması olmayan insanları tanımlamak için kullanılan kelimeyi olumlu bir anlamda “önyargısız, bağnaz ya da dar görüşlü olmayan” olarak yeniden canlandırdı. 19. yüzyılda ise bu kelime politik anlamıyla Ortodoks karşıtı olarak kullanıldı. Aydınlanma ve bireyselleşmenin ortaya çıktığı bir dönemle ilişkili olan bu kelime freedom kelimesinden farklı bir anlama geliyordu. Bizim dilimizde liberty önce serbestî kelimesiyle sonrasında ise hürriyet kelimesiyle ilişkilendirildi. Hürriyet kelimesi liberty kelimesinin karşılığı olarak olarak anlam değişmesine uğradıktan sonra geçmişteki kavramsal çerçevesinden farklı bir anlam yükünü taşımaya başladı. Ziya Paşa, Ali Suavi, Namık Kemal gibi isimlerin 1868 yılında yayınlamaya başladığı Hürriyet isimli gazete mesela hürriyet derken hürriyet kelimesini klasik anlamında kullanmıyor, liberty karşılığında kullanıyorlardı. Gazete Mustafa Fazıl Paşa’nın desteğiyle çıkıyordu ki Fazıl Paşa Liberte gazetesinde Sultan Abdülaziz’e laikliği bir teklif olarak sunuyordu. Yine Ali Suavi’nin David Urquhart isimli İngiliz’in yakın arkadaşı olduğunu ve ilk liberal darbeyi yapmaya çalışan kişi olduğunu da biliyoruz. Liberal kelimesinin anlamı hürriyet kelimesinin kavramsal çerçevesine bu şekilde doldurulmaya çalışılırken elbette ki Türkiye’nin siyasal dönüşümü buna tam olarak müsaade etmedi çünkü tam anlamıyla liberalleşme en azından 1980 sonrasına tam anlamıyla uygulanamadı. Dolayısıyla Hürriyet kelimesi büyük oranda bu değişimden kendini kurtardı. Burada yeni bir kelime devreye girdi: Özgür. Şimdi 1980’den günümüze uzanan süreye baktığımız zaman bize teklif edilen şey hür olmak değil özgür olmak! Bu sadece Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını kullanmak için tercih edilmiş değil. Çünkü liberal toplum yapısı hür olmayı değil özgür olmayı vaad ediyor. Mesela reklam filmlerini hatırlayalım, sürekli bize vaad edilen şey özgürlüktür, hürriyet değildir. O halde biz evvela özgürlük ile hürriyeti ayırmalı ve özgür olan insanı hürriyete çağırmalıyız. Çünkü hürriyet, ihtiyari tercih yapabilmek için akıl melekesini kullanabilmeyi şart koşar ve bu tercih etmeler bazı sorumlulukları da yüklenmeyi beraberinde getirir. Çünkü tercih sahibi olan insan hürdür ve aynı zamanda tercihlerinden de sorumludur. Özgürlük tam da burada sorumsuzluğu teklif eder ve bir yönüyle insan aklına oynar. Aklı olmayan bir kişinin sorumluluğundan bahsedilemez. O halde özgürlük için aklın devreden çıkarılmasına bir teklif diyebilir miyiz? Pekâlâ diyebiliriz. O zaman özgür olma vaadi kuvve-i akliyye sakıt kılıp kuvve-i gadabiyye ve kuvve-i şeheviyyeyi harekete geçirme vaadi olur. İnsan bu durumda özgür olur ama hür olmaz. Hür olmak için aklı da kullanmak şart denmiştir. Şimdi konuyu dağıtmadan tekrar esasa dönecek olursak hürriyet kelimesi asıl olarak ihtiyar sahibi olmakla, ihtiyar sahibi olmanın da irade ile ilişkisi vardı. Şimdi burada bazı sorular sormaya devam edebiliriz. İrade neyi kapsıyordu? Batı düşüncesi iradenin kavram çerçevesini tam olarak kabul ediyor muydu? Sekülerlik hangi anlama geliyordu? Sekülerlik ile kapitalizm arasında nasıl bir ilişki var? Özgürüm diye bağıran bir kişi ben kendi ihtiyarım dışında hiçbir iradeyi tanımam derken sekülerlik ile kapitalizm arasındaki bu ilişkiden de vâreste kalabiliyor mu?  Bu sorulara cevap vermeye çalışarak konuyu daha da farklı düzlemlere çekebiliriz. Ama ben bu soruların cevabını biraz da size bırakıyorum. Ben şöyle devam edebilirim. Daha önce de bahsettiğimiz gibi özgürüm diyen bir kişi ben hürüm demiş olmuyor. Çünkü hür olmak kişiye bazı sorumluluklar yüklüyor ki sorumlulukla yükümlenmiş olduğunu fark etmek bir iradenin varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Bir takım hakların sahibi olan hür kişiler bir takım sorumlulukların da sahibi olmak durumunda kalıyor. Sorumlulukları kabul etmeden hakların sahibi olduğunu iddia etmek özgürlük, sorumlulukların farkında olarak hakların sahibi olmak ise hür olmak anlamına geliyor. O halde sanırım özgür kelimesini farik ve mümeyyiz olmayan çocuklar için kullanabiliriz. Çünkü henüz ayırt etme yeteneği yok dolayısıyla hukuken sorumlu da değil. Ama insan ayırt etme yeteneğini kazandığı yaştan itibaren özgürlükten hürriyete doğru bir tekâmül yolculuğu başlıyor. Çünkü sorumluluklar başlıyor. Bunları yerine getirdiğin takdirde hür oluyorsun bu sorumluluklardan kaçtığın vakitte ben özgürüm diye bağırıyorsun. Dolayısıyla sorumluluklarını yerine getirmediğin takdirde özgür olabilirsin ama hür olamazsın. Sorumlulukların yerine getirmemek içinse tek şart aklın yitirilmesidir. Akıl var olduğu müddetçe kişinin sorumluluktan kurtulması mümkün değildir. Ve yine söylediğimiz gibi sorumluluklarını yerine getiren kişi hür olabilir. Bir diğer zaviyeden özgürlük ve itaat arasındaki problem sadece çağa has bir şey değil. İnsanın dünyadaki bütün hikâyesi sanıyorum ki bu iki mesele arasındaki gelgitlerden oluşmuş. Bir taraftan kendini azâde kılmak isteyen ve hatta sen sensin ben de benim diyen insan diğer yandan ona her fırsatta haddini bildiren Kudret. Çağın insanı şeklinde genel bir yargının içine hapsedilince çözümsüz bir problem. Çağın insanı kimdir mesela? Bu çağın insanı, bin yıl öncesinin insanının marazlarından farklı marazlara mı sahiptir. Yoksa zarf değişse de mazruf aynı mıdır? Diyeceğim o ki problem çağın insanının değil insanın genel problemidir ve çözümü de tıpkı en az problemin kendisi kadar açık ve ayan beyandır.

İnsanda, hayatını devam ettirmesini sağlayan üç temel kuvve vardır ki bunlar; “kuvve-i gadabiye”, “kuvve-i akliyye”, “kuvve-i şeheviyye” olarak sıralanıyor. Spinoza ise insanın özünün “arzu” olduğunu söylüyor. Sizce insan; bu üç kuvvetini nasıl dengeleyebilir. Modern zamanlarda ve şehirde yaşadığımızı göz önüne alarak cevaplar mısınız?

Bir önceki soruda hürriyet-özgürlük liberty veya freedom arasında akıl yürütmelerde bulunurken bir şeye dikkat çekmiştik. Hürriyet ile özgürlük arasında ayrım yapmış ve özgürlük kavramının kuvve-i şeheviyye ve kuvve-i gadabiyye ile olan ilişkisine kısaca değinmiştik. Burada devreye giren kuvve-i akliyye özgürlüğü arzulayan insana hür olması gerektiğini hatırlatıyor. Bu da sorumlulukları şart koşuyor. Sorumluluk sahibi insan için farik ve mümeyyiz demiştik. Ama gelip görelim ki modern şehrin arzuları artıran bir imaj sağanağıyla farkındalığa savaş açan bir tarafı var. Simmel Şehir ve Cemiyet isimli meşhur makalesinde şehrin insanı imaj bombardımanına tuttuğundan ve bu maruziyet karşısında aklı korumak için daha fazla farkındalık gerektiğinden bahseder. Kuvve-i akliyyenin kullanılabilmesi için gereken farkındalık insanın daha da ihtiyatlı olması sonucunu doğurur ki bu da kuvve-i gadabiyyeyi besler ve aynı zamanda aşırı ihtiyatlılık insanın insana olan güvenini sarsar. Farkındalık sonunda bezginliğe dönüşür ve insanın bu üç temel özelliği yok olur. Ne yapılabilir? Sürekli zikir halinde bulunmaktan başka çare yok. Bunu yapmadığımız takdirde bu şehir bizi yiyecek.

Zygmunt Bauman “Aydınlanma” ve sonrası düzen ile ilgili yaptığı değerlendirmede, liberallerin tarih değerlendirmesinin aksine Aydınlanma çağı olarak geçen toplumsal-entelektüel akımın; hakikat, akıl, bilim, akılcılık lehine büyük bir propaganda uygulaması olduğunu, zihni karışık, baskı altındaki kitlelere bilgeliğin ışığını getirmek gibi bir soylu düşü de olmadığını söyler. Ona göre bu düzen salt tasarlanmış bir toplum mekanizması husule getirmeyi amaçlar. Bauman’ın bu değerlendirmesi üzerine düşündüğümüzde, içinde yaşadığımız “akıl” düzeninin -iddia ettiğinin aksine- insanlığı “bilge”liğin ışığına kavuşturmak gibi bir gayesinin olmadığını, aksine toplumu salt bir “mekanizma” olarak kurmak üzere var olduğunu müşâhede ediyoruz. Böylesi bir düzen etrafımızı dört bir yandan sarmışken, nasıl bir yaşam sürmek bizi bu “mekanizma”nın dışında tutabilir?”

Burada kullandığınız kelimelerin rastgele seçilmediği belli oluyor. Ama bunlara cevap vermek hakikaten ortaya ciddi bir tez koymayı gerektiriyor. Kestirmeden gidecek olursak ve bu soruyu da önceki cevaplarla ilişkilendirirsek aydınlanmanın liberteyi sağladığından kuşku duymuyoruz. Dilediğini yapan bir insan topluluğu ortaya çıkardı son noktasında. Ne var ki bilgeliğin ışığını getirmek gibi bir soylu düşü olamazdı. Zirâ soyluluk liberte ile değil hür olmayla ilgili bir vasıftı. İnsan artık özgürdü ama soyluluğunu kaybetmişti. Liberte ona patronluk getirmiş ama köleliği ruhunda bırakmıştı. Asalet kaybolmuş, başlar ayak olmuştu. Sezai Karakoç’un Masal şiirinde batının büyüsüne kapılan, zengin olan oğulla ilgili “Patron oldu ama hâlâ uşaktı, ruhunda uşaklık yuva yapmıştı çünkü” mısraları bunu belki de veciz bir şekilde anlatıyordu. Burada oğul, soruda bahsettiğiniz mekanizmanın parçası haline gelmişti ve patron olmasına, “buyruğunda birçok kişi çalışmasına rağmen” ruhundan uşaklığı atamamıştı çünkü hürriyetini kaybetmişti. Gazap ve şehvet kuvvesi baskın gelince insan dilediğini yapabilen liberal bir patron oldu mesela ama ruhunda uşaklık yuva yaptığı için köle olarak kaldı. Aydınlanma akla taşıyabileceğinden fazla bir yük yükledi. Ziya Paşa mesela erken dönemde bunun farkında olarakİdrak-i maali bu küçük akla gerekmez Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez” dedi. Çünkü vahdet-i zatına aklımca şehadet gerekir diyen akıl batı şehrinin büyülü atmosferinde vahdeti yitirdi. Özgürlük diyen Fikret’in oğlu batıdan papaz olarak döndü. Büyünün bozulmasıyla üzerine kurulan düzen öncelikle insanın bir anlatının etrafında toplanmasını hedef aldı. İnsanlar şehirlere akın etti. Uzunca bir hikâyesi olan bireyselleşme son noktasında fordist üretime hizmet etti. İnsanlar söylediğiniz mekanizmanın bir parçası haline getirildi. Bunun bir ileri aşaması just in time üretim oldu. O da tüketimdeki devir hızını artırdı ve insan çok daha hızlı üretilen ürünlerin çok daha hızlı tüketicisi oldu. Bütün mekanizma bir üretim bandının daha fazla işlerlik kazanması içindi.  Bu mekanizmanın dışında kalmak için bu mekanizmanın savaş açtığı geleneğe sarılmaktan başka çıkış görünmüyor. Çünkü üzerine yürüdükçe insanı yutan bir tarafı var. Karşıda var olan şey bir simülasyondan, bir hayal oyunundan ibaret. Üzerine yürüyüp kılıç sallamak onun gerçek olduğunu kabul etmek oluyor. Çözüm belki uzak kalmak, yenmeye çalışmamak. Bu durumda kendi kendini yok eden bir hayal olarak yok olup gidecek.

Türk toplumunun yüksek sanat, düşünce, bilim üretebilmek noktasında bir hayli zamandır sıkıntı yaşadığı ortadadır. Elbette bunun burada sayılamayacak kadar çok nedeni olabilir ve bunlar arasında bizlerin duyuş, kavrayış ve ifade ediş açısından yaşadığı problemler de bulunmaktadır. Farklı sonuçlar alabilmek için farklı şeyler yapmak gerektiğine göre, doğrudan bizden kaynaklanan problemleri tespit ve çözebilmek adına elzem olarak ve acilen hangi adımları atmalı, hangi hususlarda değişikliğe gitmeliyiz?

Aklıma gelen aslında üzerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmakla doğrudan ilgili. Mesela Büyüyen Ay yayınları diye bir yayınevimiz var, burada Mustafa Kirenci kendi sorumluluk alanı içerisinde birçok eseri gün yüzüne çıkarıyor. Bu sorumluluk içerisinde hareket etmek sanırım çıkış noktası olacak. Bizler acaba bin yıllık gelenek diyerek sürekli vurgu yaptığımız külliyatın ne kadarına bugün ulaşabiliyoruz. Son zamanlarda bu tip çalışmalar ferdi ve kurumsal olarak gündeme gelmeye başladı. Eserler gün yüzüne çıkıyor, çevriliyor üzerinden yorumlar yapılıyor. Ama hâlâ eksiklerimiz var. Kavramlar üzerine ciddi çalışmalar yapılmalı mesela. Bu sayede kavramların anlam çerçevesi bizim düşünce dünyamızın verileri dikkate alınarak yeniden tanımlanmalı. Kavramlar günlük hayatın içinde canlandırılmalı. Mesela henüz sağlam bir etimoloji sözlüğümüz yok. Tietze, Nişanyan, İsmet Zeki Eyüboğlu… Bunun üzerine çalışma yapan var mı onu da bilmiyorum. 17, 18 ve 19. yüzyıllarda Avrupa’dan gelen seyyahların Osmanlı toplum yapısına dair günlük izlenimlerini aktardığı birçok eser var. Bunlar da henüz tam anlamıyla dilimize çevrilmiş değil. Dürüst olmalarını beklemiyorum ama bu adamlar bizi nasıl görmüşler merak ediyorum açıkçası… Müslümanların ortak bir edebiyat dergisi var mı? Geçenlerde “Balkon” isminde bir Arapça Türkçe dergi çıktı meselâ ama nedir ne değildir tam bilmiyorum.

Mesela buraya Afrika ülkelerinden gelen öğrenciler var. Bunlara giderken bir Âkif’i,  Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u falan öğretebiliyor muyuz? Mesela Durali Yılmaz’ın Donuklar isimli kitabı Dr. Cemal Abdülgani tarafından Arapçaya çevrildi ve Mısır Devlet Kitapları arasında ödüllü eserler serisinin 147. eseri olarak, “El-Mustelebun” adıyla yayımlandı. Bunun gibi başka eserler yok mudur acaba çevrilmesi gereken. Son dönemlerde gündemde olan Suriyeliler mesela. Yabancı öğrenciler için açılan üniversite sınavlarına girip başarılı oldukları takdirde üniversiteye yerleşiyorlar. Acaba edebiyat fakültelerimize gidiyorlar mı bilmiyorum. Hiç değilse bu çocuklardan bir kısmı edebiyat fakültelerimizde okusa. Bizim edebiyatımızın, düşünce dünyamızın Arap dünyasına açılan kapıları olurlar. Hülâsa yapılması gereken çok iş var.


Yunus Emre Özsaray Kimdir?

1983 yılında doğdu. 2001 yılına kadar Kırıkkale’de yaşadı. İlk orta ve lise eğitimini bu şehirde tamamladı. 2002 yılında üniversite eğitimine başladı, 2006 yılında Türkçe öğretmeni olarak mezun oldu. İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Hâlâ öğretmenliğe devam ediyor. Bu süre içerisinde, İktisat tarihi alanında yüksek lisans yaptı.  İktisat-tarih ve toplum üzerine kafa yordu, kurumlar sosyolojisi üzerine okumalar yaptı. “Kafkas Toplumlarında Kurumlar: Ekonomik ve Sosyal Örgütlenme Biçimlerinde Değişim” isimli bir tez yazdı. Gelenekçi bir toplum yapısına sahip olan Kafkas toplulukları üzerinden “Gelenek, Değişim ve Göç” olguları üzerinde düşündü. Doktora eğitimine başladı. “1980 Sonrası Türk Hikâyesi ve Toplumsal Değişim” isimli bir tez yazdı, doktor oldu. Çalışmasında; gelenek, neoliberalizm, darbeler, göç gibi bir takım meseleler üzerinden Türkiye’deki toplumsal değişimi anlamaya çalıştı, bunun hikâyelere yansımalarını inceledi, burjuvazi- bürokrasi-edebiyat ile ilişkisine dair tezler ortaya koymaya çalıştı.  Hikâye yazıyor. Şimdiye kadar yazdığı hikâyeleri Kefendeki Misket ve Mecnunun Şehri Terk Edişi isimli iki kitapta birleştirdi. Yedi İklim, İtibar, Edebiyat Ortamı, Hece Öykü, Post Öykü, Cins gibi dergilerde hikâyeler ve çeşitli yazılarını yayınladı ve yayınlamaya devam ediyor.

İlgili Söyleşiler

Savaş Ş. Barkçin
Ali Haydar Haksal

DİĞER YAZILAR

2 Yorum

  • elif , 05/10/2017

    Hürriyet ve özgürlük arasında çok iyi bir karşıtlık kurulmuş. Söyleşi için teşekkürler…

  • Levent , 05/10/2017

    Sayın Özsaray’ın fikirlerine katılmak mümkün değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.