Willkommen In Deutschland

Son zamanlarda tekrar gündeme gelen Almanya’ya işçi olarak gitmek, insanların geçmişi irdelemesine ve bu konu hakkında tekrar düşünmesine sebep oldu. Farklı din ve kültüre sahip başka bir ülkede çalışmak, çalışmaktan öte yaşamak fikri, her ne kadar oradaki olanaklar düşünüldüğünde kulağa hoş gelse de, buz gibi bir yalnızlık hissi ister istemez kişiyi buluveriyor.  Şu günlerde Almanya’nın tekrar yabancı iş gücü çağırması üzerine, 4 Kasım’da vizyona giren “Willkommen In Deutschland” (Almanya’ya Hoşgeldin) filmi, insanlara bu çağrı hakkında fikir sahibi olabilmeleri adına çok önemli ipuçları veriyor.

Filmde, 1960’larda Almanya’nın yaptığı işçi çağrısı üzerine Almanya’ya giden bir milyon birinci işçi olan Hüseyin’in hayatı konu alınmaktadır. Anadolu’da bir köyde yaşayan ve yeni evlenen, bunun yanı sıra ailesini geçindirmekte de zorlanan Hüseyin, köy kahvesinde Almanya’ya işçi olarak gidebileceğini duyar ve Almanya’ya gitmeye karar verir. Ailesini memleketinde bırakıp Almanya’ya giden Hüseyin, orada canla başla çalışıp ailesini rahat ettirecek kadar para yollamaya başlar. Fakat her şey ilk iznine geldiğinde değişecektir. Büyük oğlu Veli’nin okulda devamsızlığı olduğunu öğrenen ve Veli’nin öğretmeni tarafından kötü baba olmakla itham edilen Hüseyin, bunu hazmedemeyip ailesini de Almanya’ya götürmeye karar verir. Hüseyin’in eşi Fatma bu olaya şiddetle karşı çıkarken, Hüseyin onları götürmekte kararlıdır. Memleketini, yuvasını bırakmak istemeyen Fatma, istemeye istemeye de olsa Almanya’ya gider.

Buraya kadar her şey güzel. Fakat film, Hüseyin’in ailesinin iki kuşak sonrasını gösterdiğinde, kaybetmememiz gereken ve asla kaybetmeyeceğimizi düşündüğümüz değerlerimizi nasıl da kolay kaybettiğimizi acı bir biçimde görürüz. Kırk yıl sonra Hüseyin’in sahip olduğu tek şey artık kendisidir. O memleketini bırakmak istemeyen eşi Fatma’nın yerinde, Alman vatandaşlığına geçebilmek için domuz eti bile yiyebilecek kadar benliğini kaybetmiş Fatma, arkadaşlarını ve köyünü bırakmak istemeyen oğulları Veli’nin ve Muhammed’in yerinde, artık kavgalarını bile Almanca eden, ailesinden yeni yıl kutlaması için çam ağacı süslemelerini ve hediyeler almalarını istedikleri Veli ve Muhammed vardır. Daha kötüsü ise, Hüseyin’in torunu Canan’ın, bir İngiliz’den gayrimeşru bir çocuğu olacaktır.  Tüm bunların yanı sıra, Hüseyin’in en küçük, Türkçe bile konuşamayan oğlu Ali’nin, Alman bir eşten olan oğlu Cenk’in, Türk’mü Alman’mı olduğunu sorgular olmuştur.

Filmin konusuna geri dönecek olursak; kırk yıl sonra köyünden toprak alan Hüseyin, bir gün ailecek yemek yerken, herkesin eksiksiz olarak onunla birlikte Türkiye’ye gelmelerini ister. Fakat küçük torunu Cenk hariç aileden hiç kimse bu durumdan memnun olmaz ve zorla da olsa Hüseyin’le birlikte Türkiye’ye giderler. Fakat Türkiye’ye uçakla gittikten sonra yollarına karayoluyla devam edecek olan Hüseyin, yolda kalp krizi geçirir ve hayata gözlerini yumar. Gerisinde, Türkiye’de kalmak istemeyen koca bir aile bırakmıştır.

Son günlerde iş gücü bakımından büyük sıkıntılar yaşayan, 1960’larda işçi olarak aldıkları insanlardan sonra; “… tekrar işçi çağıracak olsak sadece Türkleri alırız…” diyen Almanya, bugün yine işçi olarak çalışacak insan gücü aramakta. Eğer hala bu seçeneği düşünenler  varsa, şu soruyu soruyoruz; “İnsanın parayla ifade edilemeyen değerleri olmamalı mı?”

Edebifikir 

DİĞER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir