Doğruluk ve Gerçeklik

Bertrand russell

Bilgi kuramının temel sorusu “insan elindeki olanaklarla doğru bilgiye ulaşabilir mi?” olduğuna göre, bilgi kuramına eğildiğimiz ilk adımda yeni bir soruyla karşılaşırız. “Peki, ama doğru bilgi nedir?” Daha önemlisi, neye “doğru”, neye “yanlış” diyoruz. Kuşkusuz, ister nesnel, isterse düşünsel anlamda olsun, var-olanı bilen her zaman bir özne/süjedir ve bilgi de süjenin başarısıdır. Yani, bizim var-olana ilişkin olarak dile getirdiğimiz her yargı, nesneye, ya da var-olana değil, kendimize ilişkindir. Çünkü var olan, ister nesne, ya da isterse düşünsel bir var olan olsun neyse odur ve onun doğru, ya da yanlış diye nitelendirilmesi söz konusu değildir. Doğru, ya da yanlış gibi yargılar, bilgiye, kurama, sava, düşünce ya da kanıya, kısaca bir dil anlatımı biçiminde dışa vurulan bir yargıya/önermeye ilişkindir. Yargılarımız da “her cismin kendine özgü bir ağırlığı vardır” gibi dış dünyayla, “2+2=4” gibi düşüncede var olan sayılarla, ya da “evrenin ana ilkesi sudur” gibi gözlem ve deneyle kanıtlanamayan metafizik alanla ilgili yargılar olabilir. Bu yargıların doğru olup olamayacağı, yani insanın doğru bilgiye ulaşıp ulaşamayacağı konusunda bir karar verme çabası bizi önce birbirinden yapı ve işleyişi açısından çok farklı dünyaların/alanların irdelemesine götürecektir.

Pluralist/çokçu felsefe anlayışı varlık kategorisi açısından birbirinden farklı üç dünyadan söz ediyor.

Bunlardan biri, fiziksel/nesnel dünya, yani fiziksel durumlar dünyasıdır.

Diğeri ruhsal yaşantılarımızın, arzu ve isteklerin, umutların, düşüncelerin yer aldığı tinsel/ruhsal dünya, üçüncüsü ise nesnel anlamda idelerin, yani düşüncede var olan kavramların dünyasıdır.

Bilimin, fiziksel/nesnel dünyanın kesin bilgisine gözlem ve deneyle ulaştığı, bu alanda felsefeye bir söz kalmadığı ileri sürülebilir. Oysa, felsefenin işlevi ister fiziksel/nesnel, isterse düşünsel alanda olsun, var-olanın tümel bilgisine ulaşmaktır. Aslında, dış dünya ile düşünsel dünya ayırımına girdiğimizde, öncelikle dış dünyada var olanın/varlığın maddi, nesnel ve aynı zamanda da tikel olduğunu görürüz. Örneğin, nesne olarak dünyada tek tek insanlar vardır. Oysa, düşünsel alanda “insan” kavramı, tekil ve nesnel insanları değil, tüm insanları kapsar. Ayrıca, dış dünya ile düşünce dünyası arasındaki en önemli ayırım, ikisinin gelişme süreçlerindeki karşıtlıkta kendini gösterir. Dış dünyada, örneğin bir buğday tanesi toprağa düşer, uygun koşulları bulduğunda şişer, çatlar. Önce bitki, sonra başak olur. Bu sürecin her aşamasında doğa dünyasının çeşitli etkileri işe karışır. Yani, doğadaki gelişme taneden başağa ve çok sayıda doğal etkenin işe karışmasıyla gerçekleşirken; düşünce genelden özele, yani başaktan taneye doğru gelişecektir. Öyleyse, doğal süreçte bir nedensellik egemenken, düşünsel dünyada ereksellik söz konusudur.

Birbirinden ne kadar farklı yapı ve işleyişe sahip olursa olsun, insan bilinci, fiziksel dünya ile düşünce dünyası arasında bir bağlantı oluşturur ve bu bağlantı bir dil anlatımı biçiminde dışa vurulur. Her filozof böyle bir bağlantıyı kendi bakış açısıyla, farklı yönlerden ele alır ve farklı söylemlerle anlatır. Böylece çeşitli felsefeler doğar. Örneğin, dış dünya ile düşünce dünyası birbirinden farklı yapılar olarak ele alındığında, bu kez de, felsefe bunlardan hangisinin ötekinden doğduğu sorusunu gündeme getirecek, bu soruya yanıt arama çabaları da birbirine taban tabana zıt iki anlayışı, materyalist ve idealist felsefeleri yaratacaktır.

Bir felsefi görüşün doğru anlaşılması ve yorumlanması için, öncelikle bu felsefe dallarının kullandığı kavramların anlamını bilmek ve bu kavramlar üzerinde bir anlam birliği oluşturmak gerekir. Çünkü kavramlar üzerinde bir anlam birliği oluşturmak, doğru düşünmenin ve tartışmanın temeli olduğu gibi, mantık biliminin temel ilkelerine uygunluğun da vazgeçilmez koşuludur.

Gerçekten, bazı kavramların günlük konuşma dilindeki anlamıyla, felsefenin bu kavramlara yüklediği anlam çoğu kez birbirinden farklı olabilmektedir. Örneğin, “ideal” sözcüğü günlük dilde “varılmak istenen en yüce amaç, ülkü” anlamında kullanıldığı halde, felsefede bu sözcüğün anlamı “ide/fikir, düşünce ile ilgili olan” demektir. Bu durumda, felsefede “doğru bilgi”nin ne demek olduğunu bilmeden, “doğru bilgiye ulaşabilir miyiz, ulaşamaz mıyız?” gibi soruları tartışmanın bir anlamı yoktur. O zaman, “gerçek”, “doğru” gibi temel kavramların anlamı üzerinde bir uzlaşı sağlamak zorundayız.

DOĞRULUK (Hakikat-Verité) : Doğa ve toplum olaylarındaki nedenselliği kavrayarak bunu bilimsel bir yasa biçiminde dile getirmeyi amaçlayan bilimler açısından “doğruluk”, “dile getirdiğimiz bir yargının, yani önermenin konusuyla, olgular ve nesneler arasındaki uygunluğun bulunması” olarak tanımlanır. Yani, bizim dışımızdaki nesnelerin, dünyada olup bitenlerin doğru, ya da yanlış olması değil, dile getirilen yargıların, yani önermelerin doğru ya da yanlış olması söz konusudur.

Bir önermenin bilimsel açıdan doğru olup olmadığı gözlem ve deneyle test edilir Örneğin, “şu kalem kırmızıdır” dendiğinde, dile getirdiğimiz yargıyla, işaret ettiğimiz nesne arasında bir uygunluk varsa önermemiz doğrudur. Fakat böyle bir doğru tanımı felsefeyi ilgilendirmez. Çünkü felsefe için bilgi ile, bilinmek istenen nesne arasında tam bir uygunluğun var olup olmadığı konusu tartışmalıdır. Bilgilerimizle, bilgilerimize konu olan nesneler arasında tam bir uygunluğun bulunması mümkün müdür? Yani, nesneler bize oldukları gibi mi görünürler, yoksa biz nesneleri bize göründükleri gibi mi biliriz? İşte felsefe bu türden soruları çoğaltır ve bu nedenle de doğruluğun tam ve kesin bir tanımını veremez. Zaten böylesine tam ve kesin bir tanım vermek felsefenin özüne de uygun değildir. Bu nedenle, felsefe “doğru bilgi nedir?” sorusunu, bilgi felsefesini oluşturan çeşitli görüşler açısından farklı biçimlerde yanıtlayacaktır.

Bilim alanında doğrunun gözlem ve deneyle test edilerek, kolaylıkla ortaya konabileceğini biliyoruz. Oysa felsefe gözlem ve deneyi aşan metafizik konularla ilgili olduğuna göre, bir felsefi yargının doğruluğunun, ya da yanlışlığının gözlem ve deneyle test edilemeyeceği de açıktır. Kaldı ki, felsefi açıklamalarda bilimsel anlamda bir kesinlik de aranmaz. Öyleyse, felsefi yargılarda, yani felsefenin dile getirdiği önermelerde doğru ya da yanlış değerlendirmelerine yer verilmeyecek midir? Kuşkusuz, felsefe de kendi yargılarını doğru-yanlış olarak değerlendirir. Fakat bu değerlendirme, bilimsel anlamda bir değerlendirme değildir. Öyleyse, yapısı gereği gözlem ve deneye uygun olmayan metafizik yargılarda doğrunun, ya da yanlışın ölçüsü nedir?

Felsefe alanında dile getirilen bir yargının doğru, ya da yanlış olarak değerlendirilmesi, o yargının tutarlı olup olmadığına, yani yapısında bir çelişkinin bulunup bulunmamasına, sağlam gerekçelerle ve kanıtlarla desteklenmesine ve mantık ilkelerine uygunluğa bağlıdır.

Bir felsefi açıklamanın tutarlı olması, o açıklama içinde yer alan önermelerde mantıksal bir çelişkinin bulunmaması demektir. Bir önermenin aynı anda ve aynı koşullarda hem doğru, hem de yanlış olarak ele alınması, ya da önermenin zaman ve koşullar değişmediği halde hem evetleyici, hem de değilleyici biçimde dile getirilmesi “çelişki” yaratır. Örneğin, insan aynı zamanda hem ölümlü, hem de ölümsüz olamaz. Aynı anda ve aynı koşullar altında odanın hem aydınlık, hem de karanlık olduğunu dile getirmek bir çelişkidir. “Bugün havanın açık ve güneşli olmasından yararlanarak balığa çıktım, fakat yağmur ve fırtına yüzünden hiç balık tutamadım…” biçiminde yaptığımız bir açıklamada, havanın hem açık ve güneşli, hem de fırtınalı ve yağmurlu olduğu dile getirilmekle bir çelişkiye düşülmüştür. Bu nedenle, böyle bir açıklama tutarsızdır. Oysa balığa çıktığım zamanla, balık tutma eylemine başladığım zaman arasında hava koşulları değişmişse, açıklamada bir çelişkiden ve dolayısıyla tutarsızlıktan söz edilemez.

GERÇEKLİK (Realité): Fiziksel/nesnel dünyada bilinçten bağımsız ve nesnel olarak var olana “Gerçek” denir. Örneğin, oturduğumuz koltuk, karşımızdaki bilgisayar nesnel açıdan gerçektir.

Felsefe böylesine yalın ve tekil bir gerçeği değil, genel olarak “gerçek”i arar. Böyle bir gerçek de hem düşüncede, hem de dış dünyada var-olandır. Bu nedenle, felsefede gerçek kavramının, bilimde olduğu gibi tek ve kesin bir tanımı yoktur. Örneğin, bazı filozoflar “gerçek-olan”ın yalnızca zihinde tasarlanabildiğini, dış dünyadaki nesnelerin gerçek olmadığını savunurlar. Asıl gerçeğin yalnızca zihinsel kavramlar olduğunu, somut nesnelerin varlığının yalnızca zihindeki kavramlarına bağlı bulunduğunu savunan bu anlayışa “idealizm” denir. Örneğin, Platon’a göre, duyular dünyasındaki nesnelerin bir gerçekliği yoktur. İdea, nesnel olanın üstünde asıl gerçektir ve insandan bağımsız, tanrısal ve başlangıcı-bitimi olmayan salt kavramların dünyasıdır. Nesnel dünya/duyular dünyası ise ideaların gölgesinden, silik bir kopyasından başka bir şey değildir. Sözgelimi, masa yok olup gider, ama zihindeki masa kavramı her zaman var olacaktır. Öyleyse, asıl gerçek yok olup giden nesne değil, onun her zaman zihinde var olan kavramıdır.

Bazı filozoflar olan somut nesneler olduğunu savunurlar. Örneğin Hobbes Tanrının bile maddi nitelikte doğal bir nedeni olduğunu ileri sürer. Marx’a göre de evren tümüyle maddesel bir yapıdır ve doğa dışı, tinsel bir etkiyle değil, kendi maddi yasalarıyla gelişir. İşte somut ve nesnel varlığı gerçek sayan ve maddeye öncelik veren böyle bir anlayışa da “materyalizm-maddecilik” denir. Materyalistlere göre, örneğin somut bir masa nesnesi olmadan, zihinde bir masa kavramının oluşmasına olanak yoktur.

Unutmamalıyız ki, “doğru” bilgi ile, “gerçeklik” ise varlıkla ilgili kavramlardır ve felsefe yalnızca somut varlıkla değil, soyut ve zihinsel var-olanla da ilgilidir. Örneğin, özgürlük, insanlık, değer gibi soyut kavramlar da felsefe açısından gerçektir. Öte yandan, dış dünyaya ilişkin bilginin doğruluğu, dile getirilen yargı ile o yargıya konu olan nesne arasındaki uygunluk olarak ele alındığında, doğru bilgi gerçeği yansıtan bilgi olarak da nitelenebilir. Yani, bu durumda, böyle bir bilginin “gerçeği dile getirdiğini”, gerçeğin nesnel niteliği kabul edilmezse, “gerçek” bilimsel olma niteliğini de yitirir ve öznel bakış açılarına bağlı olur. Bu durumda, gerçeğin nesnel olma zorunluluğu onun zorunlu ve belirleyici bir özelliğidir. Gerçeğin nesnelliği kavranınca da yeni bir soruyla karşılaşırız: “Dış dünyanın kesin bilgisi kazanılabilir mi?” Yani, bilgilerimizle, bilgilerimize konu olan nesne ve olay arasında tam ve eksiksiz bir uyumun bulunması mümkün müdür? Nesneler bize olduğu gibi mi görünürler, yoksa biz onları yalnızca bize göründükleri gibi mi biliriz? Dış dünya ile düşüncemiz arasında tam bir örtüşme sağlanabilir mi? Bilgiyi edinen süjenin sahip olduğu akıl, duyum, sezgi gibi yeteneklerin bilgi edinmedeki işlevi nedir?

İşte bu türden soruların tartışılması, temelde “Bilgilerimizin sınırı nedir?”, “Doğru bilgi var mıdır?”, “Doğru bilgi varsa, hangi kaynaktan gelen bilgi daha doğrudur?” sorularında birleşerek, bilgi kuramının temelini oluşturur.

Bazı filozoflar insan aklının ve düşüncesinin mutlak varlığı, kesin gerçeği, Tanrının, evrenin ve ruhun özü gibi metafizik konuları kavrayabileceğini ve insanın bu konularda da sağlam bilgi edinebileceğini savunurlar. Aklın bizi kesin bilgiye ulaştırabileceğini ve akılda temellendirilen bilginin kesinliğinin tartışılamayacağını savunan felsefelere, felsefe tarihinde “Dogmatizm, böyle bir tavrı benimseyenlere de “Dogmatik” denir. Zaten “dogma” sözcüğü, bir dinin, bir görüş, ya da ideolojinin mutlak gerçek olarak ileri sürdüğü ve tartışılmadan benimsenmesini istediği buyruklar ve açıklamalar için kullanılan bir sözcüktür. Buna göre, genel anlamda “dogmatik” , bir görüşü, ya da düşünceyi tartışmadan, ya da eleştirmeden benimseyen kişidir.

Bazı filozoflara göre, insan aklı ve düşüncesi varlıkların özünü ve gerçek nedenini kavrayamaz. Yani, insan mutlak gerçekliğin bilgisini edinemez. Biz, nesneleri yalnızca bize göründüğü biçimiyle, yani duyularımızın ve algılarımızın bize tanıttığı gibi bilebiliriz. Bilgilerimizin yalnızca duyum ve algıların bildirdiği görünümlerle sınırlı olduğunu, nesnelerin bize yalnızca göründüğü gibi bilineceğini, insan aklının varlığın özüne ve mutlak gerçeğe ulaşamayacağını savunan felsefelere de “Agnostisizm-Bilinemezcilik” denir. Örneğin, Bertrand Russell’a göre, fiziksel nesnenin kendisini/gerçek doğasını bilemeyiz. Nesne hakkındaki bilgimiz duyu verileriyle dolaysız olarak bildiğimiz şeyden, yani görünüşten hareket ederek yaptığımız bir çıkarımdır.

Kesin bilgiye ulaşılamayacağı görüşünden yola çıkan bazı filozoflar da, “nesneler hakkında kesin bilgi edinemeyeceğimize göre, benimsenecek en doğru tavır kesin yargılardan kaçınmak olmalıdır.” Görüşünü dile getirirler.

Bertrand Russell

 

Kaynak: Dış Dünya Üzerine Bilgimiz, Bertrand Russell, Çeviren: Vehbi Hacıkadiroğlu, Alaz Yayınları, İstanbul, 1980.

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


6 − = iki