Bize Giden Yol

Konuya iki misal ile başlayalım. Yıllar evvel, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci iken Manchester’da master yapmış bir hocamız anlatmıştı. Master dersi hocalarından biri, Hüsn ü Aşk üzerine konuşurken Hüsn ve Aşk’ın aynı cins olabileceğini söyleyivermiş. Bizim hocamız da, “Bu mümkün değil, biri erkek biri de kadındır, hatta birinin saçları uzun tasvir edilir” dese de, İngiliz hoca, “Olsun, bu her ikisinin de aynı cins olabilmesine mani değil” der. Aklen doğrudur. Ama bir de gelenek ve hayatın kendisi vardır. Diğer öğrenciler de, “Bu bizim kültürümüze aykırı, burada anlatılan açıktır” kabilinden sözler deseler de, hocanın durduğu yer değişmez.

Hocamız, bu mevzuyu bize anlatırken metne varan yolun, aslında bize giden yol olduğunu ve bizim durduğumuz yerde durmayanın yahut bizim gidişimize uymayanın farklı bir şeye/yere varacağını örneklemek için anlatmıştı. Haklıydı. Aslında Hüsn ü Aşk’ta anlatılan ilahî aşktır. Hüsn, Allah Teâlâ’nın “küntü kenz” hadis-i kudsîsinde buyurduğu “bilinme arzusu”yla ortaya çıkan kâinat ve O’na götüren güzelliktir. Hülasa O’dur. Aşk da yine Cenab-ı Mevla’nın aynı hadis-i kudsîdeki “bilinmeyi sevmesi/istemesi” ile zuhura gelen muhabbettir. “Aşk da O, âşık da O” sözü de bunu ifade eder. Şeyh Galib’in yahut daha evvelki aşk mesnevilerinin ana gayesi de aynı aşkı anlatmaktır. Değişen anlatış usulüdür. Böylece bu ulvî aşkın basamağı olan beşerî/mecazî aşkı da her bir mesnevinin anlam katmanlarına eklemişlerdir. Dolayısıyla mecâzi olandan hakikî olana, beşerî olandan ilahî olana doğru bir urûc söz konusudur. Bu da ulvî bir yolculuktur. İngiliz hocanın durduğu yerden ise -ki bu bütün Batı’nın ve benzerlerinin durduğu yerdir- beşerî olandan hayvanî olana, ulvî olandan süfli olana doğru bir iniş söz konusudur. Bu fark, Müslümanın hayat içindeki durumu kadar, İslâmî edebiyat ile Batı edebiyatının farkını gösteren bir misaldir.

Bir diğer misal ile devam edelim. Almanya’daki Diyanet teşkilatı olan DİTİB’in Köln’deki merkezinde, önemli bir eserin tercümesi üzerine konuşmak için toplanmıştık. Bu kurumun iki editörü de toplantıya katılmışlardı. Hem Türkiye’yi hem de Avrupa’yı/Almanya’yı iyi bilen iki kardeşimizle tanışmış olmak bizi oldukça sevindirmişti. Toplantı için beklerken söz dönüp dolaşıp klasik edebiyatımıza geldi. Bir ara yardımcı editör, “Bu edebiyatta hep şarap tasvirleri var, şarap anlatılıyor” deyiverdi. “Orada anlatılan gerçek şarap değil” dediysek de, “Niye olmasın, bildiğin şarap işte” dedi. Uzunca izah ettik, delillerle gösterdik fakat o fikrinde ısrar ediyordu. Durduğu yer diyeceğim ama aslında vardığı yer ve varış usulüne dair bir durumdu bu.

Burada Yusuf Kaplan’ın dersleri öncesinde sorduğu “Siz neresisiniz?” sorusunu hatırlamak gerekiyor. Yine Yusuf Kaplan’ın “Nerede durursanız, oradan bakarsınız, oralı olursunuz” izahını da tabiî…

Bu iki misali, ileride yeniden hatırlamak üzere sadede gelelim. Son asırdaki metinlerimizi, edebiyat birikimimizi nereye koymak ve bir bütün olarak onları nasıl değerlendirmek ve nasıl anlamak gerekiyor? Bunun üzerine uzunca konuşmak gerekiyor. Çünkü Osmanlı sonrası edebiyatımız -ve hatta Tanzimat edebiyatı- kuşatıcı bir hayat görüşünün ürünü değil. Sadece sel gibi akıp giden hayatın yansımaları… Bununla boş olduğunu ima etmiyoruz. Sadece klasik olan edebiyatın büyük oranda, belli bir usule dayanarak vücut bulduğunu ve dili değişse de gönlün değişmediğini söylüyoruz. Böylece Hindistan’dan Balkanlara kadar aynı hakikati asırlarca dile getirdiğini görürüz.

Yine bir misalle izah edeyim. Molla Cezerî’nin Kürtçe bir divanı var. Erbabı bizim klasik edebiyatımızdaki Nedim’e benzediğini söylerler. Bu divanı geçtiğimiz asrın ortalarında, Suriye’nin Kamışlı ilçesi müftüsü Molla Ahmed Zivingî, Arapça olarak şerh etmiş. Onun çağdaşı Ali Nihad Tarlan’ın da Fuzulî divanı şerhi var ve başka şairlere dair şerhleri de var.

Biri akademi görmemiş, medreseli bir müftü. Diğeri Osmanlı bakiyesi akademisyenlerimizden… Büyük ihtimalle birbirlerinden de haberleri yok. Ancak şiirleri aynı usulle şerh ediyorlar. Biri Kürtçe, diğeri Türkçe iki divanı aynı manada anlıyorlar. Bir de, her biri kendilerinden birkaç asır önceki sözü, dil farkına ve araya sınırlar girmiş olmasına rağmen aynı usulle çözüyorlar. Yol aynı olunca, yolcular da aynı hedefe varıyor. İşte, biz buna “bize giden yol” diyoruz. Yani usûl… Biraz klişe olsa da, tam yerinde kullanınca klişe olmaktan çıkacağı için söyleyiverelim: “Usûlsüz vusûl olmaz!

Bizim, bize dair olana gidebilme sorunumuz var. Çünkü bize dair okyanus gibi devasa bir birikim; dünya görüşü, devlet geleneği, sîrete dökülmüş bir hayat ve kütüphaneler dolusu eser var. Gün geçtikçe o zamandan, o hayattan uzaklaşıyoruz. Önce devletler yıkıldı; diller, yazılar unutturuldu; müesseseler kapatıldı. Sonra o dünyayı görmüş olanlar da birer birer göçüp gittiler. Sadırlar göçüp gidince, satırlarda olanla baş başa kaldık. Baş başa derken yolu onlara uğrayanlar için diyorum. Yoksa milyonların varlığından dahi haberinin olmadığı bir hazine, aslında yoktur. Var olsa da yoktur. Yerin altındaki gömü gibidir.

Şimdi bize dair olana varmak için yola çıkan her okurun, talebenin, akademisyenin veyahut varsa düşünürün önünde duvarlar var. Öncelikle zaman, zemin ve dil farkı. Anlayış, okuyuş, yaşayış farkı. Sonra nereden bakılacak, nasıl bakılacak oluşunun bilinmeyişi. Mesela ilahiyat fakültelerinde 13 asırlık ilim geleneği yerine türedi oryantalistlere aklını, yolunu teslim eden anlayışın tuhaflığı üzerine konuşuruz. Edep ve usûlden mahrum bir eğitimin neticesi, kendini anlamak bir yana günden güne kendini inkârdır. Ancak söz konusu hastalık sadece ilahiyatlara bulaşmadı ki. Cemiyeti, hayatı ve edebiyatı okuyanlar, okuyacak olanlar da artık Batı’nın durduğu yerden bakarak anlamaya çalışıyorlar. Netice olarak da yukarıda münferit bir misal gibi duran İngiliz hocanın bakışı/anlayışı, bizim akademimizin de gözlüğü oluveriyor.

Peki, ne yapmak gerekiyor? Asırlar evvel Koçi Bey’in dediği gibi kendimize dönmek, ileriye doğru değil, geriye doğru bir dönüş ile ileriye gitmek. Aslında bu gericilik değildir, geride var olanı yüklenip yola daha sağlam çıkmak için yenilenmek, tazelenmektir.

Aslında zaman geçtikçe zeminin kaybedilmesi ve eski ruhun buharlaşıp gitmesi kaygısı çok eski zamanların meselesidir. Mesela İslâmî ilimlerin Asr-ı Saadet’in hemen sonrasında ortaya çıkışı bu kaygının neticesidir. Asr-ı Saadet ruhunu koruma, ona giden yolu kaybetmeme gayretidir. Dolayısıyla İslâmî ilimlerin her biri -âlet, usûl ve fürû ilimler- o asrın anlayışını koruma, muhafaza edebilme ve metnini onlar gibi anlayabilme gayretinin meyvesidir. Mesela medresenin temel ilimleri olan sarf ve nahiv ilmi, Emevî ve Abbasî devrinin Arapçasını öğretmez. Sadece Kur’an-ı Kerim’in indiği Cahiliye Arapçasını ve İslâm’ın ilk neslinin anlayışını bize kazandırmaya çalışır. Diğer ilimlerin de her birinin öncelikli çıkış sebebi aynıdır. O asırda kalmak, o asrı her bir zamana yaymaktır. Nitekim bu ilimlerin her biri aynı zamanda bir usûldür. Bizi asırlar öncesine götüren bir vasıtadır. Bunun için bu ilimlerin vücut bulduğu Acem toplumlarında da aynı netice ortaya çıkmış ve asırlar boyunca Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin, bu iki kaynaktan akan nehirlerin beslediği cemiyetler farklı asır ve kıtalarda olsalar bile aynı neticeye ulaşmışlardır.

Bizim son asırda, medreseyi kaybederken kaybettiğimiz işte bu zaman mekân üstü anlayış teknolojisidir. Ömer Türker, aklî ve naklî ilimlerin tasnifini anlattığı bir makalesinde “naklî ilimlerin ortaya çıkış süreci, bir taraftan dil çalışmalarını, bir taraftan dinî nassların derlenmesi ve yorumlanması çalışmalarını içerir. Yorum süreci ise şeylerin idrakinin mümkün olup olmadığı ve mümkünse ne kadarıyla anlaşılabileceğine dair bilgi teorilerini ve hakikat araştırmasını gerektirir ve içerir. Dil çalışmaları, bir yönüyle çalışmanın nesnesi olan belirli bir dilin yani Arapçanın verilerine özgü iken diğer yönüyle herhangi bir dilin varlığını ve naklini mümkün kılan ve bütün diller için gerekli ve geçerli olan şartları taşımıştır” der.

Yani kısaca, İslâmî ilimler ve söze ulaşma gayreti olan dil çalışmaları -sarf, nahiv, aruz, ilmü’ş-şi’r, bedî, meânî, mantık, ilm-i vaz’ ve sair- her asrın ve her milletin usûlü olmaya uygundur. Nitekim Endülüs yoluyla erken dönemde İslâm ile tanışan Avrupa, bu usûlleri kullanmış ve günümüzde de oryantalist çalışmalarla istifade etmeye devam ediyorlar. Ne yazık ki, onlar Garp’tan Şark’a gelip kendilerine dair bir birikimle dönerken, biz buradan Garb’a gidip oradan kendimize varmaya çalıştığımız için kendimize varamıyoruz. Vardığımız yer, oryantalist aklın bizi götürmeye çalıştığı yer oluyor. Yani Batı’ya… Çünkü onlardan onlara, bizden bize varılır.

Yukarıda bahsettiğimiz İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi edebiyat hocası Ali Nihad Tarlan ile Kamışlı müftüsü Zivingî’yi aynı usûlde buluşturan ve metne aynı gözle baktıran şey asırlar içinde birikegelen ve terk edilmeyen gelenektir. Bu usûlün ilk adımlarından biri, fetihler sonrası Acem bir Müslümanın bir ayeti yanlış okumasıdır. Hz. Ali’ye (r.a) isnad edilen “Fâil merfû’dur, mef’ûl mensûbdur ve muzâf-ı ileyh mecrûrdur” sözünün muhatabı Ebü’l-Esed Düelî’dir. Hicri 69’da vefat eden bu zat, ilk nahiv eserini Hz. Ali’nin (r.a.) emri ile yazmıştır.

Nahiv sadece dil bilgisi değildir, aslında anlam bilimin de özünü oluşturur. Yani metne yaklaşımın usûlüdür. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifleri olduğu gibi anlama gayreti, çok yönlü ilmî faaliyetlere kapı aralamıştır. Henüz Hz. Ebubekir (r.a) devrinde Mushaf haline getirilen Kur’an-ı Kerim Hz. Osman (r.a) devrinde fetihlerin ulaştığı iklimlere çoğaltılarak gönderilmiştir. Aynı zamanda hadis rivayeti ve hadislerin derlenmesi de bu döneme denk gelir. Buna ilaveten İslâm’ı anlama ve yaşamanın özü olan fıkhın usûl haline gelişi de aynı zamanın eseridir. Mesela Hz. Ömer (r.a) tarafından çölde yeni kurulmuş bir şehir olan Kufe’ye gönderilen İbn Mesûd (r.a) hem hafız hem hadis râvisi hem fakih hem de bu metinlerin her birinin bütün hususiyetlerine hâkim bir âlimdir. Doğup büyüdüğü cemiyetin içinde yetişmiş olması ona öncelikle Arapçayı; sarf, nahiv, aruz, şiir, lügat, bedî’ ve meânî gibi nice ilmî hasletin özünü de kazandırmıştır. Aynı zamanda Hz. Peygamber’i (s.a.v) görmüş ve vahye muhatap olmuş, İslâm’ı anlayan ve yaşayan nesle şahit olmuş biri olarak Kûfe Mescidi’nde (aynı zamanda medrese) baş müderris olmuştur.

20 yıl sonra Hz. Ali (r.a), Kûfe’ye gelince 400 fakih ve 4000 bin talebe bulmuş ve Hz. Ömer’i kastederek “Sen ne iyi iş yaptın!” demiştir. Hz. Ömer’in âlim sahabileri hayatıyla İslâm’ı göstersin ve ilmiyle öğretsin diye şehirleri göndermesine Hz. Ali, Ebu’l-Esed Düelî gibi zatlara eser yazdırarak yeni bir merhale eklemiştir. Böylece Asr-ı Saadet’ten uzaklaştıkça, bu uzaklığın getirdiklerini bertaraf etme gayretine girişmişlerdir. İşte, asırlar ilerledikçe hem âlet ilimler hem de Kur’ânî ilimler bu anlayış ile gelişmiş, genişlemiştir. Öyle ki fetihlerle İslâm’a açılan Acem diyarı, Horasan ve Türkistan ilim membaı haline gelmiştir.

Aslında Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere doğru, yani geriye doğru bir gidiş olan bu ilim yolculuğu o toplumları geliştirmiş, daha ileri götürmüştür. Hem ana kaynağı anlama ve yaşamada hem de dünyayı, kâinatı ve tecrübî ilimleri geliştirmede onlara ışık olmuş, akıl olmuş, usûl sağlamıştır. Bu ilimlerin sadece Kur’an v-ı Kerim ve hadis-i şerifleri anlamada vasıta olmadığı, her metni anlamda kullanılacağını, Beytü’l-Hikme’nin tercümelerinden anlarız. Müslüman âlimler, geliştirdikleri usuller sayesinde, Antik Yunan’ın zor metinlerini doğru anlayıp tercüme etmişlerdir. Pek bilinmez ancak bu metinler, Arapçadan önce Süryaniceye de tercüme edilmiştir. Ancak bu tercümelerin doğru olmadığı, motamot tercüme edildiği için ana metni doğru aktarmadığı Müslüman âlimlerin Arapça tercümeleriyle fark edilmiştir. Zira âlet ilimlerle donanmış, usûl ve fürû ilimlere sahip âlimlerce tercüme edilmiştir. Batılılar da, bu metinlerle Endülüs üzerinden yeniden tanışmışlardır. Yani Müslümanların kendi olma, kendi kalma gayreti neticesinde oluşturdukları usûl; başka toplumlara, başka medeniyetlere de tesir etmiş, akıl vermiş, usûl kurdurmuştur.

Aslında dine bağlı kalma gayreti, sadece şer’î ilimleri değil, âlet ilimleri ve aklî ilimleri de muhkem kaleler haline getirmiştir. Samimi Müslümanlar olarak bu ilimlere hizmet eden Fars ve Türkler de, kendi dillerinde metinlerini kurmuşlar, usûl oluşturmuşlardır. Yani bu ilim yolculuğu sadece bir Araplaşma ve Arap kalma yolculuğu değildir. Her ne kadar kaynağı, hedefi ve özü Arapça olsa da, hem Farsçayı hem de Türkçeyi beslemiş, olgunlaştırmış ve bugüne getirmiştir. Avrupa dillerinin çoğunun daha esâmesi yokken ve dile dair bir araştırmaları yokken Farsçanın sarf ve nahvi yazılmıştır. Yine Araplara dedelerinin dilini öğreteyim diyen Harezimli ayağı aksak bir âlim olan Zemahşerî, Türkçe’nin de sarf ve nahvini yazmıştır. Yine Divanü Lügati’t-Türk hem bir lügat hem bir sarf ve nahiv kitabı, hem de toplum bilimidir. Bu usûlü onlara kazandıran da İslâmî ilimlerdir. Günümüzde şiir karalayıp ve Suriyeli muhacirlerin meselesini çözemeyip Araplaşıyoruz diyerek parlak asırlara da aynı yaftayı vurmaya çalışan şehla gözlülerin anlayamayacağı kadar derindir mesele.

İslâmî ilimlerin usûl ve fürû’ havzası hem Arapçaya hem de Acem dilleri olan Farsça ve Türkçeye şahsiyet kazandırmıştır. Yine bilindiğinin aksine Farsça ve Türkçe çok erken dönemde bir ilim dili olarak gelişmiştir. Bu dillerde sarf, nahiv, tefsir, hadis, usul, tasavvuf, tıp ve daha nice ilmî eser yazılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Bir misal ile bu meseleye devam edelim. Geçtiğimiz hafta Dursun Ali Tökel hoca ile telefonda gelenek üzerine konuşurken söz göstergebilim konusuna geldi. Hoca hülasa olarak “Ben doktoramı göstergebilim üzerine yaparken bu ilmi Batılıların usulü üzere öğrendim ve uyguladım. O dönemde “dâll” ve “medlûl”ü hiç bilmiyor, Batılılardan bin yıl önce Müslüman âlimlerin bu alanda söylenecek her şeyi söylediklerinden haberim bile yoktu. Bizim üniversitemiz bana bunu öğretmedi” dedi.

Mesele uzamasın diye İslâmî ilimlerin her birinin usûl ve fürûuna dair konuşmayalım. Ancak ileriye doğru bir isimlendirmeyle İbn Haldun’u sosyolog sayanlar, acaba neden geriye doğru gidip onu bir İslâm âlimi ve İslâmî ilimlerin neticesi olarak görmez veya görmek istemezler. O hem bir fakih hem sarf ve nahiv âlimi hem tarihçi hem mutasavvıf hem de toplum bilimcidir. Hepsinin özünde İbn Mes’ûd (r.a) gibi sahabe neslinin ve Ebu’l-Esed Düelî gibi tâbiîn neslinin ve sonrasının emeği, izi ve eseri vardır. Usûl aynı gayretin usûlü, meyve de aynı ağacın meyvesidir.

Bugün üniversitelerimizde olmayan metin, şerh, haşiye, talîk esaslı okuma, yazma, üretme ve tenkit etme usullerinin her birini, her ilmî mecraya taşıyan, hakkıyla uygulayan da eskilerdir. Bizim üniversitelerimizde yahut düşünce ve edebiyat dergilerimizde ne olduğunu tam kendilerinin de bilmedikleri Batılı tenkit usulleri bize tatbik edilmeye çalışılırken bizim geçmişimiz koca bir hiç mesabesine ele alınır. Aslında mesele, bizim biraz ceddimizden nefret etme hamakatiyle, biraz anlamayıp kolaya kaçma ucuzluğuyla, biraz da devrana ve rüzgâra kapılıp felan feylosofun akımıyla kendimizi, metnimizi, aklımızı ve kalbimizi okuyamama cehdinden(!) ibarettir.

Usûl köktür. Köke varmadan fürûa varılamaz. Kökü bulmak için de bizim kendimizi okuma, görme, duyma, şerh etme, tenkit etme, reddetme, münazaa, münakaşa ve muhalefet etme usullerimizi bulmamız, okuyup bilmemiz ve onlarla olmamız, olgunlaşmamız gerekiyor. En azından bir asır öncesinden başlayarak on asırlık Türk tarihini, 14 asırlık İslâm tarihini; insanını, hayatını, açmazlarını; metnini, şiirini; ilmini, tecrübesini okuyabilmek, anlayabilmek için…  Biraz da hakkıyla titr sahibi olabilmek için… Fikrin namusu adına…

Maalesef günümüzde Batılı aklın kendini anlamaya yönelik her bir gayretini (Kant, Heidegger, Derrida vb.) yüceltenlerimiz, onların her bir usûlünü gözü kapalı kendimize uygularken akademinin her bir aşamasına, -ilahiyat, edebiyat, tarih, sosyoloji vb- taşırken, ağzı dolu laflarla övünerek sıralarken, bizden olan, bize dair olan ve bizim aklımız olanı kullanmayı zül addediyor, azımsıyor, küçümsüyor. Azımsadıkça azalıyor, uzaklaşıyoruz kendimizden, metnimizden, insanımızdan ve hayatımızdan… Bir de geçmiş asırlardan Ahmet Cevdet Paşa’yı, Kâtip Çelebi’yi, Gelibolulu’yu, İbn Haldun’u, İbn Sina’yı ve daha hoşuna giden nicesini eskiden koparıp Batılı akla göre okumaya, anlamaya, sunmaya çalışıyor. Bunlar o kökün meyvesiydi diyemiyor, gelecek nesillere de unutturmaya çalışıyor.

Batı’nın dilbilim, anlam bilim çalışmalarının bir buçuk asırlık geçmişi yokken ecdadımızın 10 asır öncesinden bıraktığı devasa eserler var. İntihalden metinler arasılığa, söz sanatlarından anlam katmanlarına, tahkikten tenkide her birinde nice eser bırakmışken biz, kendimizi de ötekini de ötelerde arıyoruz. Oysa bize giden yolun sırrı ve ötekinin anahtarı da kendi geleneğimizde saklı.

Hikâye uzun, söyleyecek çok şey var. Eserler, ilimler, isimler… Devletler, coğrafyalar, asırlar… Orda kalanlar, kütüphanede bekleyenler, görünmez olup ruhumuzda taşıdıklarımız… Bize dair her şey…

Sözü bir misal ile bitirelim. Berna Moran anlatıyor. Melih Cevdet Anday’ın bir şiirini bir eleştirmenimiz modern okuma yöntemlerinden birine tabi tutuyor. Şiirden anlamlar çıkarıyor, yorum derinleştikçe derinleşiyor. Neyse… Bu metin de yayınlanıyor. Gel zaman git zaman, Melih Cevdet ile karşılaşıyorlar ya da bir yerde şair, bu mevzuyu görüyor ve “ben o şiirde öyle bir şey söylemedim, onu kast etmedim, sadece o şiiri şunun için yazdım” diyor.

Gerçi, modern zamanın aydını “sen ne dersen de, ben anladığımı anlarım” der ama. Mesele bu.

Anlatacak çok şey var. Soracak çok soru. Okuyacak çok kitap. Söz uzadı. Ben sadece şunu sorup gideyim: Bizim ecdadımız da, Melih Cevdet gibi, “biz öyle bir şey demediydik” derlerse ve bunu rûz-ı mahşerde söyleyecek olurlarsa… Maâzallâh!

Ali Sözer

DİĞER YAZILAR

3 Yorum

  • Nezir Kuzucuk , 10/02/2021

    Selamünaleyküm.
    Kıymetli hocam, yüreğinize sağlık.
    Rabbim CELLECELÂLUHU,idrak etmemizi nasip eylesin. Amin

  • Yasin Kurt , 10/02/2021

    “Usûl köktür. Köke varmadan fürûa varılamaz. Kökü bulmak için de bizim kendimizi okuma, görme, duyma, şerh etme, tenkit etme, reddetme, münazaa, münakaşa ve muhalefet etme usullerimizi bulmamız, okuyup bilmemiz ve onlarla olmamız, olgunlaşmamız gerekiyor. En azından bir asır öncesinden başlayarak on asırlık Türk tarihini, 14 asırlık İslâm tarihini; insanını, hayatını, açmazlarını; metnini, şiirini; ilmini, tecrübesini okuyabilmek, anlayabilmek için…  Biraz da hakkıyla titr sahibi olabilmek için… Fikrin namusu adına…”

    Çok güzel bir yazı.. Rabbim razı olsun hocam.. İdrak edenlerden oluruz inşâÂllah…

  • Ömer Faruk Karakoç , 09/02/2021

    İleriye yürümek, ‘geride olan/lar’ı kaybetme korkusuyla geriye yönelim ile beraber olmalı. Ne kadar güzel! Teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir